Demir Küçükaydın

Demir Küçükaydın

Yorumlar [email protected]

Dünya Anadil Günü Vesilesiyle

21 Şubat 2021 - 14:42

Dünya Anadil Günü Vesilesiyle – Anadil’de Eğitim Hakkı, Resmi Dil, “Lingua Franca” ve Demokrasi Üzerine

 
Dün (21 Şubat) UNESCO tarafından 1999’da Dünya Anadil Günü olarak kabul edilmiş.
UNESCO’nun bu günü 90’ların sonunda kabul etmesi, çok dilliliği ve kültürlülüğü korumak ve teşvikle ilgili ve aslında günümüzün dile dayanan ulusal devletlerini yaşatmak için, onları esnetmenin, yani post modernizmin, uluslararası yani uluslara dayanan bir kurumun bir kararına yansımasından başka bir şey değildir.
Bugün dünyada demokrasi mücadelesi o kadar geriye gitmiş bulunuyor ve demokrasi programı o kadar unutulmuş bulunuyor ki, aslında dillere kaybolan türler gibi bin muameleden başka bir şey olmayan ve dile dayanan bir ulus ve ulusçulukla hiçbir sorunu olmayan ve aslında onu yaşatmaya yönelik olan bugün bile, demokrasi özlemlerinin kendini ifadesi için bir tutamak noktası haline geliyor.
Elbette Türkiye’nin ırkçılıkla tanımlanmış ve özellikle Kürt dilini inkar ve basıya dayanan sistemi karşısında böyle bir gün de Kürt hareketi için bir tutamak noktasıdır.
Bunları bir kenara koyarak, bugün vesilesiyle dil konusundaki en temel ve sıradan demokratik talepler ve program konusuna ve bu bağlamda da hem dile ilişkin kimi kavramların kısaca açıklamasına girelim. Çünkü kendine en demokrat diyenler bile bu konuda tamamen yanlış bir program ve tutumu savunuyorlar.
Önce şu demokrasi, sosyalizm ve komünizm kavramlarını kısaca açıklayalım.
Demokrasi insanların biçimsel ya da hukuki eşitliği demektir. Yani, devletin ve ulusun dilinin, dininin, siyasi inancının, kültürünün, tarihinin, ahlakının vs. olmaması, bunlar karşısında kör olması; bunların kişilerin özel sorunu olması, devletin tek görevinin, bunların eşitliğini ve politik alanın dışında ve eşit haklı kalmasını gözetmesi demektir.
Sosyalizm bu biçimsel ve hukuki eşitliğin, iktisadi ve sosyal eşitlikle tamamlanmasıdır. Yani “herkese emeği kadar” ilkesinin tüm toplumu da kapsamasıdır.
Komünizm ise, bu eşitliğin, yani “burjuva hakkı”nın ötesinde, “herkesten yeteneği kadar, herkesi ihtiyacı kadar” ilkesinin geçerli olabileceği, zenginliklerin gürül gürül aktığı, zorunluluklar aleminin ötesindeki, dolayısıyla demokrasinin olmadığı ve aşıldığı bir toplum demektir.
Bugün insanlığın trajedisi ve sorunları, toplum özellikle robotik ve yapay zeka aracılığıyla neredeyse bir komünist toplumda yaşayacak bir emek üretkenliğine ulaşırken; dünyanın hala ulusal devletler arasında bölünmüş olması ve bu ulusal devletlerin de, dile, dine, tarihe, kültüre, ırka dayanan devletler olmasıdır. Yani bırakalım yer yüzü ölçüsünde bir eşitliği bir yana, bir tek devlet içinde bile biçimsel eşitlikten galaksiler kadar uzak bulunmasıdır. Bütün pislik ve cerahat bu durumdan çıkmaktadır.
Demokrasi, bir ulus veya devlet içindeki, yurttaşların biçimsel eşitliği anlamıyla, yani bu kadarıyla bile henüz dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. İskandinav ve Anglosakson ülkeleri buna kısmen yakın ülkeler sayılabilirler.
Demokrasi ancak yeryüzü ölçüsünde tüm insanlar aynı dünya cumhuriyetinin eşit vatandaşları olduğunda gerçekleşebilir. Demokrasi, en “demokratik” biçimde tanımlanmış uluslar ve ulusal devletlerle bile bağdaşmaz. Çünkü insanların eşitliğinin yerini, ulusların eşitliği ve ulusal devletlerin eşitliği alır ki verili bir ulusal devletin dışında olan insanların eşitsizliğine yol açar.
Hele uluslar arasında refah ve yoksulluk uçurumlarının bulunduğu bir dünyada bu fiilen bir aparthet rejimi anlamına gelir.
O halde, demokrasi mücadelesi, öncelikle yeryüzü ölçüsünde uluslara ve ulusal devletlere karşı mücadeleden ayrı düşünülemez.
Bugün dünyada en acil sorun demokrasi, yani tüm insanların aynı dünya cumhuriyetinin eşit yurttaşları olmasıdır, bütün ulusal devletlerin ve ulusların parçalanıp yok edilmesidir.
Bir “ulus”tan olmanın hiçbir politik anlamının olmadığı bir dünya cumhuriyetinde ancak insanlar eşit olabilirler. Ya da tersinden ifade edilirse, en demokratik olarak şekillenmiş, dil, din, tarih, etni, kültür körü, ama ulusu bir toprak parçasındakilerle tanımlamış ulusal devletler bile demokratik değildirler. Çünkü o toprakların dışındaki insanları kendi yurttaşlarına tanıdığı haklardan yoksun bırakırlar ve insanların eşitliğini değil, eşitsizliğini ortaya çıkarırlar.
Bu işin alfabesi.
Tabii herhangi bir dille, dinle, soyla, tarihle, ırkla, kültürle tanımlanmış uluslar içinde en azından bunların körü olan bir ulus ve devlet için mücadele çok daha acil ve eşitsizlikler altında ezilen yığınları harekete geçirmek için şarttır. Bu yöndeki mücadeleler olmadan yeryüzü ölçüsünde demokrasi kurmak olanaksızdır.
Ne var ki, bu mücadeleler bile henüz demokratik hedeflerden ziyade, dille, dinle, kültürle tanımlanmış ulusların kuruluşu içi mücadeleler olarak ortaya çıkmaktadır. Ve bunda en büyük günah, ulusların ve ulusçuluğun ne olduğunu açıklayamayan dolayısıyla kendileri de birer böyle gerici ulusçu olan sosyalistlere aittir.
Örneğin bugün en demokratik denilen Kürt ulusal hareketi bile, demokratik bir ulus programına sahip olmaktan çok uzaktır. Onun amacı kürtlükle tanımlanmış bir ulusal devlet içinde, diğer dillerin ve kültürlerin haklarının da gözetilmesidir. Bu, eşitlikçi dil ve kültür körü olmak değil, tam da UNESCO’nun kararına da yansıyan, günümüz dünyasının şartlarına uyarlanmış post modern ve esnek bir ulusçuluktan başka bir şey değildir.
Kürt hareketi dil, din, etni, tarih, kültür, soy, sop körü bir demokratik ulusçuluğa doğru evrilmedikçe veya bugünkü evrimini ileriye götürmedikçe, yani bir Kürt Ulusal hareketi olmaktan çıkıp, ulusları dille, dinle, tarihle, soyla tanımlamaya karşı bir demokrasi hareketine dönüşmedikçe, tüm dillerden, dinlerden, kültürlerden insanları aynı demokrasi bayrağı altında birleştiremez.
Bezer şekilde Türkiye’nin “laik yaşam tarzı"ndakilerinin ve Alevilerinin, İslamcı ulusçuluğa karşı direnişi, dil, din, etni, tarih, soy sop, kültür körü bir demokrasi hareketine dönüşmedikçe tüm bu ezilenleri birleştiremez.
Ama bunların ikisi de böyle bir evrim geçirdiği takdirde, tüm Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasları, hatta tüm geri ülkeleri kaplayacak bir yangını tutuşturabilirler.
Bunun olamamasının en büyük suçlusu, yine eski kalıpları aşamayan, bürokratlaşmış küçük sosyalist örgütlerde toplaşmış veya padişah olsa soğanın cücüğünü yemekten ötesini hayal bile edemeyen çoban gibi, demokratik olmaktan çok uzak basit liberal taleplerden ötesini düşünemeyen “bağımsız” sosyalistlerdir.
*
Şimdi gelelim bu genel girişten sonra şu diller meselesine.
Türkiye’de devlet Türk’tür ve Sünni Müslüman’dır.
Dolayısıyla Türkiye’de demokrasiden söz edilemez.
Demokrasi ancak devletin Türk ve Müslüman olması son bulduğunda; devletin dili ve dini olmadığında olabilir.
Böyle Türklük ve Sünni İslam’la tanımlanmış bir devlet ve ulusta, ancak, tıpkı eski İyonya (Yunan) ve Grek (Helen) kentlerinin birer köle sahipleri demokrasisi olması gibi, Türklerin ve Sünni Müslümanların demokrasisinden söz edilebilir.
Ama demokrasinin kendisi insanların ve yurttaşların biçimsel eşitliği anlamına geldiğinden, “Türk Demokrasisi” veya “Müslüman Demokrasisi” gibi bir kavram, “yaşayan ölü” gibi bir oksimorondan başka bir şey olamaz.
(Burada bir başka sonuç daha çıkar. Devletin herhangi bir dilinin, dininin, etnisinin., ırkının, tarihinin vs. bulunduğu devletler ve uluslar demokratik değildir ve olamazlar. Aslında bunlar demokrasiye karşı birer karşı devrimi temsil ederler ve karşı devrimin ürünüdürler. Diğer bir deyişle, demokrasi mücadelesi aslında bir karşı devrimi ortadan kaldırma mücadelesidir.)
Şimdi bu radikallik, kapsayıcılık ve sistemli olma niteliklerini örneğin dil konusunda (Burada lingüistik anlamıyla dilden söz ediyoruz)  somutlayalım.
Demokrasi dil konusunda her şeyden önce şu anlama gelir: devletin dili olamaz. Yani demokrasinin aracı olan bir devlette resmi dil olamaz.
Çünkü Resmi Dil, insanların öğrenmek ve konuşmak zorunda oldukları bir dildir.
Çünkü devletin dilinin olması demek, bu dilin diğer diller karşısında imtiyazlı olması demektir. Eşitsizlik demektir. Demokrasinin en temel ilkesinin, biçimsel eşitliğin, bunun dillerdeki ifadesi olan dillerin eşitliğinin yok edilmesi demektir.
Demokraside, herkesini istediği dili ana dil olarak seçme ve ana dilinde eğitim, konuşma, yazma hakkı olurHerhangi bir dili öğrenme ve konuşma zorunluluğu olmaz. Çünkü böyle bir zorunluluk o hakkın inkârı ve çiğnenmesi anlamına gelir.
Demokratik bir ulusta, devletin görevi, insanların bu hakkını gözetmek, garanti etmek, çiğnenmesini engellemek, yani bu eşitliği sağlamak ve korumaktan ibaret olur.
Görüldüğü gibi, Demokraside Radikallik (devletin dilinin, resmi dilin olmaması); Kapsayıcılık (Hiçbir dilin resmi olmaması); ve Sistemlilik (Devletin dili gibi, dini, soyu, tarihi, kültürü vs. de olmaması) birbirinden ayrılmaz bir bütündür.
Şimdi, HDP programına bakarsanız şunu görürsünüz; Devletin Türklükle ve Türk diliyle tanımlanmış olmasını, yani bir resmi dilin olmasını ve bu dilin de Türkçe olmasını sorun etmediği gibi; özyönetimlerin de kendi resmi dillerinin olmasını; hatta her dili politik bir tanıma konusu haline getirmektedir.
Ayrıca bunu da, en küçük bir somutluk olmadan somut herkesin aynı şeyi anlayacağı somut talepler olarak değil; ilkeler bildirisi biçiminde bunu yapmaktadır.
“Partimiz, Türkiye gibi çok kimlikli, çok kültürlü, çok dilli ve çok inançlı bir ülkede tüm farklılıkların hiçbir baskı ve ayrımcı uygulamaya maruz kalmadan varlığını korumasını ve geliştirmesini savunur. Halklarımızın eşit ve özgür yurttaşlık hukuku içerisinde yaşama hakkına sahip olduklarını temel bir ilke olarak kabul eder.
Partimiz, halklarımızın eşit, özgür ve barış içinde gönüllü bir ortak gelecek kurabilmelerinin önündeki başlıca engel olan, farklılıkların inkârına dayanan ‘tek’çi anlayışın ortadan kaldırılmasını gerekli ve zorunlu görür, asimilasyona ve inkârcılığa karşı her düzeyde mücadele eder.
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunan ve bunu ilkesel yaklaşım çerçevesinde değerlendiren partimiz, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt halkının varlık ve haklarının mutlak inkârıyla çözümsüzlüğe mahkûm edilen Kürt sorununun, barışçı, demokratik, eşit haklara ve gönüllü birliğe dayalı çözümünü savunur ve bunun için mücadele eder.”
Bu koca koca lafların ve paragraflar boyu ilkelerin bir tek anlamı vardır: Devlet diğer kültür ve dilleri de tanısın. Yani devletin bir resmi dili olması reddedilmemekte; ama diğer kültür ve dillerin tanınması, onlara ayrı muamele yapılmaması talep edilmekte; yani aslında diğerleri de politikleştirilmekte; bu alanın politika dışına çıkması talebi bulunmamaktadır.
Dilin politik alandan dışlanması başka bir şeydir; bütün dillerin politize edilmesi başka bir şeydir. Bu tıpkı, devletin diğer dinleri de tanımasını, onlara farklı muamele yapılmamasını istemek gibidir. Bu demokratik değildir; gerici bir taleptir.
Bu durum HDP’nin de benimsediğini söylediği, Demokratik Toplum Kongresi’nin yeni kabul edilen bildirge programında çok daha açık olarak görülmektedir:
 “7. Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçe’nin yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçenin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum