Demir Küçükaydın

Demir Küçükaydın

Yorumlar [email protected]

Gericinin Gericisi Ulusçular Olarak Marksistler ve Marksizm

14 Mart 2022 - 21:32

(Marksizm’in Yeniden İnşası – 06)

Ulusçuluğun, “ulusal birimle” “politik birimin”, yani ulusla devletin ilişkisi, bunların birbiriyle çakışması, yani her ulusun bir devleti olması her devletin de bir ulusa dayanması anlamına geldiğini, bunun tüm ulusçulukların ortak özelliği olduğunu, ulusçuluğun özünü verdiğini, özel olarak vurgulamıştık.
Ve “ulusal birim”in, yani ulusun nasıl tanımlandığının kategorik olarak ulusçuluğun özüyle, ilgisi olmadığını; bu nedenle konu kategorik ve genel olarak ulusçuluk olduğunda, ulusun ya da “ulusal birimin” nasıl tanımlandığının hiçbir önemi olmadığını belirtmiştik.
Ulusun ya da “ulusal birim”in nasıl tanımlandığı ulusçuluğun ve ulusların farklarıyla ilgilidir.
Örneğin ulus bir dille, kültürle, tarihle, soyla, dinle hatta ırkla tanımlanmış olabilir, ama böyle tanımlanmalara karşı da tanımlanabilir, örneğin bir toprak parçasında yaşayanlarla, yani devlet, din, dil, tarih körü olabilir, yani bunların hiçbir politik anlamının olmadığı bir ulusçuluk da olabilir. Bu farklı ulusçulukların hepsi hepsi ulusçuluktur. Yeter ki, herhangi bir şekilde tanımlanmış ulusun bir devletle çakışması gerektiği, her ulusun bir devleti olması gerektiği ilkesi geçerli olsun veya savunulsun.
Bunlar tanımın kendisinden çıkan mantıki sonuçlardır.
Ancak başta bu ulusçuluk tanımını yapan Ernest Gellner olmak üzere, bütün bu tanımı benimseyenler (ve benimsemeyenler) ve şu an bu yazının okuyucuları dahil hemen herkes ulusçuluktan söz etmeye başladığında adeta bilinçsizce ve kendiliğinden ulusçuluğun bir türünü, hem de en gerici ve karşı devrimci türünü, yani ulusu bir dille, dinle, tarihle, kültürle vs. tanımlayan türünü kategorik olarak ulusçuluğun, yani ulusal birimle politik birimin çakışması ilkesinin, yerine geçirirler. Çünkü tanımdaki “ulusal birim” kavramını bu dile, dine, tarihe, kültüre dayanan ulusçuluk anlamı yükleyerek bu tanımı yapmış, anlamış ve kullanmışlardır.
Böylece ulusçuluk, ulusun devletle ilişkisi olarak değil, ulusun nasıl tanımlandığı ile tanımlanmış olur. Yani ilk tanım fiilen rafa kaldırılmış olur.
Bu anlam kayması, ulusçuluğu açıklama yolunda atılmış adımdan, ki bu adım sayesinde örneğin Marksizmin de Enternasyonalizmin de özünde ulusçulukla aynı ilkeyi paylaştığını görebilmiş ve çelişkili gibi görünen, örneğin Marksistlerin ulusçulukla birçok ortak noktaları olması türünden olguları, kolayca açıklayabilmiştik, tekrar bir geriye gidiş olur.
Ulusçuluğun “ulusal birimle politik birimin çakışması ilkesi” biçimindeki tanımıyla Lenin’in kitabının ifadesiyle, “Bir Adım İleri” gidilmiştir, ama anlam kaymasıyla ve ulusçuluğa yüklenen yeni anlamla, ulusun belli bir biçiminin, ki bu biçim en karşı devrimci ve çift kat gerici biçimidir, ulusçuluk anlamında kullanılmasıyla, bu sefer “iki adım geri” gidilir.
*
Önce bu anlam kaymasını ve çift kat ya da iki kez karşı devrimci ulusçuluk anlamlarını somut olarak görelim.
Örneğin “ulusçuluk politik birim ile ulusal birimin çakışmasını öngören politik ilkedir” tanımını yaparak konunun anlaşılabilmesi için devasa bir adım atan Ernest Gellner, kitabın daha ilerisinde aynen şunları yazıyor:
“Ulusçuluk sonuçta kültürle siyasal yönetimin birbirleriyle çakışması, bir kültüre kendi siyasal çatısının sağlanması ve bu çatının tek kalması olarak tanımlanmıştı.”
Yani ikinci tanımda “ulusal”ın yerine el çabukluğuyla “kültür” geçiveriyor.
Halbuki “ulusal”ın nasıl tanımlandığı ulusçuluğun özü değildi, özü devletle ilişkisiydi. Gellner bu ikinci tanımı yaparken “ulusal”dan anladığının aslında “kültürle tanımlanmış bir ulusçuluk” olduğunu farkına varmadan itiraf ediyor.
Bilim tarihinde kendi formülasyonlarının önemini, anlamını ve tüm sonuçlarını kavrayamamanın örnekleri vardır.
Örneğin Heisenberg “belirsizlik ilkesi”ni formüle etmiştir, ama daha sonra başka fizikçilerin işaret ettiği gibi, tüm anlamını ve önemini kavramamıştır.
Einstein, Genel Görecelik Kuramı’nı formüle ettiğinde, onun örneğin “kara delikler” gibi bir sonucu öngörmeye yol açacağını tahmin bile edemezdi.
Gellner de, Kültürle (ki kitabında Kültür yerine Dil ve dolayısıyla okuma yazmanın yaygınlaşması ile ulusçuluk bağıntısıyla ulusçuluk açıklanmaktadır, ki tarihsel olarak iki kez gerici ulusçuluğun ortaya çıkış ve yayılışını anlamayı kolaylaştırır.) tanımlanmış bir ulusçuluğu, kategorik olarak ulusçuluk denen olgunun kendisi ve özüyle özdeşleştirdiğinden, ilk formülünde “kültürel” yerine “ulusal” kavramını kullanmıştır. Yanı yanlış bir varsayımdan doğru bir formülasyona ulaştığı görülmektedir.
Ama bu yanlışa rağmen ve tam da bu yanlış nedeniyle ilk formülü, Gellner’in anladığından bağımsız olarak, daha doğrudur. Çünkü Gellner’in ulusçuluk tanımı, ulusçuluğu, o ulusçuluğun biçimini sarfı nazar ederek, ulusal olanın devletle ilişkisi açısından tanımlamaktadır. Ulusal olanın bir kültürle mi ya da başka bir şekilde mi tanımlandığı ulusçuluğun özüyle ilgisizdir.
Yani bir yanlış varsayım, biraz da Kolomb’un yanlış varsayımının (Kolomb, Dünyanın çapının daha küçük olduğunu düşünüyordu ve bundan dolayı keşfettiği yerin Hindistan olduğunu sanıyordu.) yeni bir keşfe yol açması gibi, kültürle tanımlamayı ulusla özdeş görüp kültür yerine ulusçuluk kavramını kullanarak bir formülasyon yapması, kategorik olarak ulusçuluğu doğru formüle etmekle sonuçlanmıştır.
Kolomb da yanlış bir varsayıma dayanarak yeni bir kıta keşfetmişti ve keşfettiğinin yeni bir kıta olduğunu anlayamamıştı. Gellner’in tanımında da benzeri bir durum var.
Tabii Gellner’in bu iki tanımındaki farkın anlaşılması için, okuyucunun veya Gellner’in tanımını benimseyenlerin, Gellner ile aynı varsayıma sahip olmaması gerekir. Yani onların da ulusçuluğu dile, kültüre, tarihe dayanan bir ulusçulukla özdeşleştirmemesi gerekir.
Ne var ki, okuyucular da Gellner’in varsayımına sahip olduğundan Gellner’in ilk formülasyonunun gerçek anlamını ve aradaki farkı anlamazlar ve kimse de anlamış görünmemektedir.
Örnek mi? Bizzat Hobsbawm’ı gösterebiliriz. Kendisi “Uluslar ve Ulusçuluk” başlıklı kitabında birçok farklı ulusçuluklar olduğunu göstermesine rağmen, Gellner’in tanımına dayandığını söylemişti. Ama Gellner’in tanımının, hem kullanımının içeriğiyle, hem de başka yerlerde açıkça yaptığı tanımlarla, (ki bir örneği yukarıda aktardık) Kültürle tanımlanmış bir ulusçuluğu tanımladığını görememiş ve eleştirmemişti.
Yani aslında bir yandan farklı ulusçulukları açıklamakta ama diğer yandan, gizli bir varsayım olarak, kendi de Gellner ile benzer bir kavrayıştadır.
Hobsbawm’ın Gellner’e eleştirisi ve itirazı tamamen başka bir noktadandır:Benim Gelliner’ın yapıtına yönelik ciddi bir eleştirim varsa, o da, tercih ettiği tepeden modernleşme perspektifinin, aşağıdan değerlendirmeye yeterli önem verilmesini güçleştirmesidir.
*
Gellner’den bir örnek daha verelim.
Ulusçuluk ulusların bir ürünü değil, tam tersine ulusları meydana çıkaran ulusçuluğun kendisidir. Kabul etmek gerekir ki, ulusçuluk önceden var olan, tarihsel mirasın getirdiği çok sayıdaki kültürün içinden bir seçim yapıyor ve onları çoğunlukla tamamen dönüştürüyor olsa bile bu kültürel zenginlikten yararlanır. Ölü diller yeniden canlandırılır, gelenek icat edilir, oldukça hayali eskiye ait olduğu sanılan birtakım saf özellikler gündeme gelir.”
Hemen görüleceği gibi, ulusçuluğun belli bir türünün, yani ulusu bir Kültürle, Tarihle, Dille tanımlayan bir ulusçuluğun yaptıkları, genel olarak ulusçuluğun, yaptıkları olarak sıralanmaktadır.
Halbuki, pek ala ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımlayan bir ulusçuluk, yani nispeten demokratik bir ulusçuluk da mümkündür. Örneğin “Ulusların tarihi yoktur, Ulus olmakla, dilin, dini, tarihin, kültürün bir ilişkisi yoktur. Bunlar kişilerin özel sorunudur. Bu topraklarda birlikte yaşamaya kalkan bizler de tam bir biçimsel eşitlik içinde yaşayabilmek için bunları kişilerin özel sorunu olarak görüyor ve sadece birlikte yaşama amacıyla bu ulusu oluşturuyoruz” demek ve böyle bir ulus için mücadele etmek ve böyle bir ulus oluşturmak da mümkündür.
Bu olanak ve olasılık yok sayılmaktadır. Böyle bir biçimin ve olanağın varlığı kabul edilse ve görülse Gellner’in tanımına yüklediği anlama göre, bu ulusçuluk olarak tanımlanmayacaktır.
Yukarıdaki alıntı çok açıktır. Çünkü “gelenekler” icat edilse, “kültür” seçilse bile, onlara dayanmayan bir ulusçuluk olamayacağı varsayılmakta bunlar ulusçuluğun özsel nitelikleri olarak ele alınmaktadır.
Evet tarihsel olarak ulusçuluğun yaygınlaşmasının somut ve yaygın biçimlerinden biridir ulusçular tarafından ulusun dille, kültürle, tarihle tanımlanması, ama kategorik ve mantıksal olarak bu ulusçuluğun özü değildir. Tarihsel olarak yaygın bu özel biçim, tanımın kendisiyle zorunlu bir mantıksal ve sosyolojik ilişki içinde değildir.
Biz burada henüz somut tarihsel süreç içinde ulusçuluğun niçin ve nasıl bu biçimleri aldığını ele almıyoruz. Biz burada mantıksal süreci ele alıyoruz şimdilik. Bu kavramsal temel ve netleşme olmadan tarihsel temel de anlaşılamaz.
*
Şimdi bu anlam kaymasının pratik ve politik sonuçlarını ve ulusçuluğu anlamayı nasıl olanaksızlaştırdığını görelim.
Örneğin, “Ulusçuluk, ulusal birimle politik birimin çakışmasını öngören politik ilkedir” tanımına göre, ulusçu olmamak nasıl tanımlanabilir?
Tanım devletle ilişki ve bu ilişkideki çakışma olduğuna göre, mantıksal olarak ulusçu olmamak:Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal birimle politik birimin çakışması ilkesini reddetmek, buna karşı çıkmak; nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusal olanın politik olmayan (devlete ilişkin olmayan) alana koyulması, kişilerin özel sorunu olarak tanımlanmasıdır
Yani ulusçu olmamakta, ulusu bir dile, dine, tarihe, kültüre gönderme yapmadan, bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlamak bile olanaksız kılınmakta, bu bile kişisel alana, politik olmayan alana koyulmaktadır. Bu fiilen yeryüzündeki tüm ulusların ve devletlerin, yani tüm sınırların yıkılması demektir ve ancak öyle mümkün olabilir.
Halbuki anlam kaymasıyla, yani ulusçuluk örneğin kültürle, dille, tarihle tanımlanmış bir ulusçuluk anlamında kullanıldığında, ulusun dille, kültürle, tarihle tanımlanmaması, örneğin bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlanması ulusçu olmamak, ulusçuluğun aşılması olarak kavranır.
Yani, bu anlam kaymasıyla, aslında ulusçuluğun nispeten daha demokratik bir biçimi, ulusçu olmamak olarak tanımlanmış olmaktadır.
Gerçek anlamıyla ulusçu olmamak, bu tanımda ufkun ve tanımın ötesinde yer alır; uluslara ve ulusçuluğa karşı bir program geliştirmek olanaksız olur.
Sadece bu kadar da değildir. Ulusçu olmamak ufkun ötesine geçtiğinden ve nispeten demokratik ulusçuluk, ulusçu olmamanın yerine yerleştiğinden, en demokratik biçimiyle bile ulusçuluğun (yani bir dile, kültüre, tarihe vs. dayanmayan, ulusu bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlayan ulusçuluğun), ulusçu olmamaya göre karşı devrimci niteliği görülmez olmaktadır.
Ama sadece bu kadar da değildir. Dile, dine, tarihe, kültüre dayanan ulusçuluk ulusçuluğun kendisiyle özdeşleştirildiğinden, bu tür bir ulusçuluğun, dil, din, tarih körü ulusçuluğa, ulusu bir toprak parçasında yaşayanlarla tanımlayan nispeten demokratik ulusçuluğa göre karşı devrimci, dolayısıyla ulusçu olmamaya göre iki kere karşı devrimci karakteri ortadan kaldırılmakta, bu ulusçuluk kendisine karşı savaşılacak iki kere karşı devrimcigericinin gericisi bir ulus ve devlet olmaktan çıkmakta, içinde (sosyalizm için) mücadele edilecek tarafsız bir ortam düzeyine yükseltilmektedir. (Türkiye’de olan da tamı tamına budur.)
Öznel olarak ulusçuluğa karşı olduklarını söyleyenler, karşı oldukları ulusçuluğu bu (kültüre, dile, tarihe dayanan) ulusçuluk anlamıyla ifade ettiklerinde, en gerici biçimiyle ulusçuluk, kendini ulusçu görmeyenler tarafından bile yeniden üretilmiş olur.
Hemen görüleceği gibi, bu tarz bir anlam kaymasıyla

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum