Demir Küçükaydın

Demir Küçükaydın

Yorumlar [email protected]

Ulusçuluk, Marksizm ve Marksistler - (Marksizmin Yeniden İnşası – 05)

25 Şubat 2022 - 16:50

(Bu Yazıyı Şu An Okuyanlar Dahil Dünyadaki Bütün Marksistler Niçin ve Nasıl Ulusçudurlar?)

 
Önceki “Ulusar ve Ulusçuluk İlişkisi ve Marksistler başlıklı yazıda, Marksistlerin Uluslar ve Ulusçuluk ilişkisini temelden yanlış kavradıklaını, uluslar olduğu için ulusçular olduğu varsayımından hareket ettiklerini, doğru olanın ise, ulusçular olduğu için uluslar olduğunu, bu önermenin, Marksistlerin sandığının aksine, düşünce varlık veya altyapı üstyapı ilişkisini değil, uluslar ve ulusçuluğun hangi kategoriden bir olgu olduğunu ele aldığını, ulusçuluğun ulusa ön gelmesinin Marksizmle hiçbir çelişkisi olmadığını, aksine tam bir uyum içinde olduğunu göstermeştik.
Bu yazıda Marksistlerin sadece Ulusçular ve Ulus ilişkisini ters yüz etmekle kalmadıklarını, birer ulusçu olduklarını, ulusçuluğun dayandığı ilkeyi savunduklarını, ama bunu savunmanın ulusçuluk olmadığını savunduklarını, yine bununla diyalektik bir birlik içinde, ulusçuluğa ilişkin tanımlarının da ulusçuluğun ulusçuluk tanımları olduğunu göreceğiz.
Şimdi geçen yazının sonucundan yola çıkarsak, “mucizevi yıl” (1983) öncesinde, Marksist veya Liberal bütün teorisyenlerin, “uluslar olduğu için ulusçular” olduğu varsıyımına dayanarak, önce ulusun ve ulusların tanımından yola çıkarak bir uluslar ve ulusçuluk teorisi geliştirme çabalarının, neredeyse 150 yıllık bir başarısızlık ve teorik iflas öyküsü ortada olduğuna göre, artık “ulusçular olduğu için uluslar” olduğuna göre, önce ulusçuluktan yola çıkarak bir ulus teorisi ortaya koymak gerektiği sonucu çıkar.

Ulusçuluk (Milliyetçilik) Nedir?

O halde önce “Ulusçuluk nedir?” sorusunu sormak ve bu soruya bir cevap aramaktan yola çıkmak gerekir.
Mucizevi Yıl”daki “Kopernik Devrimi”nin en kritik yazarının en kritik eserinde yaptığı da bu olur: “Milletler ve Milliyetçilik”in ilk bölümünin başlığı “Tanımlar” dır ve bu bölümün ilk cümlesi de Milliyetçiliğin tanımıyla başlar:
Ulusçuluk temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal bir ilkedir.
Burada hemen şunu belirtelim ki, bu tanımın anlamını ve önemini bu yazının okuyucusu da muhtemelen anlamayacaktır. Çünkü başlıkta da belirttiğimiz gibi okuyucunun kendisi de bir ulusçudur ve yine Ernest Gellner’in bir önermesiyle “ulusçuluğun ne olduğunu ulusçulardan öğrenemezsiniz”. Yani ulusçular ulusçuluğun ne olduğunu anlayamazlar.  Dolayısıyla hepsi ulusçu olan okuyucular da anlayamayacaktır.
Bu nedenle ulusçuluğu ne olduğunu ulusçulara anlatabilmek, en azından dikkatlerini bu tanım üzerine biraz olsun çekebilmek için, bu tanımı açıklamak, anlamı ve önemi üzerinde biraz durmak gerekecek.
Önce “Mucizevi Yıl”ın diğer iki yazarının da bu tanıma katıldıklarını belirterek, okuyucunun dikkatini, onların isimleri ve itibarları üzerinden olsun bu tanıma çekmeyi deneyelim. Çünkü tanımı yapan Gellner ne de olsa Weberci, diğerleri en azından Marksist gelenekten. Marksistlerce ve okuyucularca sözlerinin ayrı bir ağırlığı olabilir.
Marksist tarihçi Eric Hobsbawm meşhur Uluslar ve Ulusçuluk kitabında bu tanıma katıldığını söyler:
Ben “ulusçuluk” terimini, Gellner’ın tanımladığı gibi, yani “esasen politik birim ile milli birimin uyumlu olması gerektiğini savunan bir ilke” anlamında kullanıyorum.” (abç.)
Kendini bir enternasyonalist gören ve anılarının başlığı “Sınırları Aşarak Yaşamak” olan Marksizan  “sosyal bilimci” Benedict Anderson da, başka bir konuya (hayal edilmiş olmaya) ağırlık verdiği ve onu tartıştığı için böyle açıkça formüle etmiş olmasa da, Gellner’in tanımına dayanır.
Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur.” olarak yaptığı tanımda, “ulus” “bir siyasal topluluk” tur dediğine göre, zımnen ulusal olan ile siyasalın çakışması ilkesine dayandığını ifade etmiş olur.
(Hatta Anderson bu çakışmayı ulusçuluğu değil de ulusu tanımlamak üzerinden yaptığından, yani ulusçuluğun ilkesi ile ulusu tanımlamış olduğundan, kendisinin bu tanıma uygun bir ulusçu olduğunu da itiraf ediyor ama bunun farkına da varmıyor. Anderson, devlet ve ulus ilişkisini, ulusçuluğun değil de ulusun tanımında kullandığı için kendi ulus anlayışının, politik bir birimle çakışmaya dayandığını yani tanıma uygun bir ulusçu olduğunu ifade etmiş oluyor. Yani hem zımnen Gellner’in tanımına katılıyor hem de somut olarak bir ulusçu olarak da bu tanıma uygun olduğunu dolayısıyla tanımın da doğru bir tanım olduğunun kanıtını varlığıyla sunduğunu farkına varmadan itiraf etmiş oluyor. Gellner ve Hobsbawm ise en azından tanımda bu duruma düşmüyorlar. Ulusal olanla politik olanın çakışmasını, ulusun değil ulusçuluğun tanımı olarak veriyorlar, en azından ulusçuluğun dışından bir tanım yapar görünümündeler. Onlar “Ulusçular bu ilişkiyi, bu ilkeyi kabul edenlerdir” demiş oluyorlar, Anderson ise ulusçuluğun içinden konuşup, bir ulus olmanın koşulu olarak politik olanla ulusun çakışmasını belirtiyor.)

Ulusçuluğun Bir Tanımı Yapılamaz mı?

Bu tanımın ve bir tanım yapılmış olmasının önemine tersinden dikkati çekelim.
Birçok ulus ve ulusçuluk teorisyeni (ulus ve ulusçuluk “çalışan” akademisyen) sonunda, ulusçuluğun bir tanımının yapılamayacağı sonucuna uaşmışlardın ve ulaşmaktadırlar.
Bir örnek verelim. Türkçe’de uluslar ve ulusçuluk üzerine en çok yayın yapmış akademisyenleden biri olan Umut Özkırımlı, “Milliyetçilik Kuramları” kitabında aşağı yukarı bütün ulus ve ulusçuluk kuramlarını, ulusçuluk “çalışanların” görüşlerini  özetledikten vs. sonra kitabının sonundaki “Sonuç Yerine” bölümünde “Milliyetçiliği Anlamak: Analitik Bir çerçeve Önerisi” alt başlığı altında şunları yazıyor:
Tüm bu eleştirilerin ışığı altında, milliyetçiliği çözümlemede kullanılabilecek bir analitik çerçeve önerisinde bulunacağım. Yalnız buna geçmeden önce iki noktanın altını çizmekte yarar var. Bunlardan ilki, beş önermeden oluşan bu çerçevenin bir milliyetçilik kuramı olmadığı. Zaten ilk önermede tüm milliyetçilikleri açıklayabilecek bir kuramın üretilemeyeceği ileri sürülecek” (abç)
Görüldüğü gibi Türkçede ulus ve ulusçuluğun teorisi konusunda iyi kötü uluslararası standartlara yakın en çok eser vermiş bir akademisyen, “ulusçuluğun bir kuramını” ortaya koyamadığını itiraf ediyor ve üstüne üstlük, “bir kuramın üretilemeyeceği”ni de iddia ediyor. Bir bakıma zaafını bir meziyet gibi koyuyor da denebilir.
Hatta bununla da yetinmiyor, bunun milliyetçilik kuramı üzerine yazmış başkalarının da görüşü olduğunu, sosyal bilimlerde bu tür tanım yapamama gibi durumların da genel olduğunu, yıllar süren çalışmalar sonunda literatürde varılan en son noktanın ulusçuluğun bir tanımının yapılamayacağı olduğunu belirtiyor:
“(1) Tüm Milliyetçilikleri Açıklayacak Genel Bir Kuram Üretilemez
“Sami Zubaida tarafından tam yirmi yıl önce dile getirilen bu nokta doğal, hatta aşikar görünebilir. Bunun sosyal bilimlerin ilgilendiği pek çok konu için geçerli olduğu da söylenebilir. Ancak bu açık gerçeğin milliyetçilik literatürünün önde gelen isimleri tarafından kabul edilmesi 1990'1arı bulur.”
1998’de yazılmış çalışmadaki bu örnek alıntılardan görüleceği gibi, şimdi burada milliyetçiliğin 1983’te yapılmış bir tanımıyla işe başlamak, ulusçuluk teorisyenlerinin “önde gelen isimleri”nin en sonunda (90’larda) ulaştığı sonuca bir meydan okumadır bile denebilir.

Ulusçuluğun Tanımını Yapmanın Temel Zorluğu Nerede?

Şimdi kısaca tekrar “Tanım” konusuna girelim ve önce dediklerimizi hatırlayalım. Bir tanım yapmak önce o olgu ya da nesnenin içinde bulunduğu genel kategoriyi belirlemek, sonra da o kategori içinde onu o yapan özgül niteliği belirlemektir demiştik ve bunun için basit “İnsan gülen hayvandır” örneğini vermiştik. “Hayvan”lık genel kategori, “gülmek” onu o yapan özgül niteliği idi. Gerçekten de gülen bir ikinci hayvan yoktur. Diğer hayvanlar  şeyden önce zaten gülmeyi sağlayacak yüz kaslarından yoksundurlar.
Hatırlanacaktır, daha sonra da bizzat o üç teorisyenin bile ulus söz konusu olduğunda, hangi kategoriden bir olgu karşısında olduğumuzu söyleyemediklerini, yani ulusa ilişkin bir tanım yapamadıklarını, bunu bizzat kendilerinin ifade ettiğini göstermiştik.
Tanımlama çabalarında, en ileri gidebildikleri noktada, analojilere baş vurup, Ulus’un “Sınıf” veya “İdeoloji” gibi değil, ama “Din gibi” bir şey olduğunu söyleyebildiklerini göstermiştik.
Peki genel bir kategori belirlenemiyorsa bir tanım yapmak için, en azından genel bir kategoriye ulaşmak için, geçici, bir tutamak sağlayacak başka bir yol denenemez mi?
Örneğin en azından o türden olgulara bakılarak, ortak noktalarını bularak, en azından geçici olarak bir dayanak oluşturabilecek ve belki de hangi kategoriden olduğunu kavramaya da yardım edecek bir yol denenemez mi?
Elbette yapılabilir ve yapılmalıdır. Bazan bu yol, sonunda bir tanıma ulaşmayı da sağlayabilir. (İlerde görüleceği gibi Gellner’in tanımının bizim için böyle bir işlevi olmuştur.)

1983 öncesinde, uluslar olduğu için ulusçular olduğu varsayımından yola çıkıldığı için (Bu yaklaşımı hala sürdürenler özellikle Marksistler arasında hala çok miktarda var.) ulusun tanımını yapmak için uluslara bakarakhepsinde ortak olanı bulmaya çalışarak (Stalin’den Otto Bauer’e veya Michael Löwy’e kadar bütün Marksist ulus teorisyenlerinin yöntemi bu olmuştur), ulusun ne olduğu tanımlanmaya çalışılmıştır.
Ama bütün uluslarda ortak olan bulunamadığı için sonunda tam bir çıkmaza girilmiştir. Zaten uluslar ve ulusçuluk konusuyla ilgilenenleri çarpan ve sonunda bir ulusun ne olduğunun bir tanımı yapılamaz deyip teslim olmaya zorlayan bu somut sonuçtur.
Peki ulus konusunda bir tanım yapmakta başarısız kalan bu yöntem ulusçuluk konusunda da aynı şekilde mi sonuçlanır?
Gerçi yukarıda gördüğümüz gibi, ulusçuluk konusunu çalışan birçok sosyal bilimci ulusçulukta da “Tanım yapılamaz” sonucuna ulaşmıştır ama yine de tüm ulusçuluklara ortak olan nedir diye sorulup bir tanım yapılabilir belki.

Tüm Ulusçuluklarda Ortak Olan Özellik

İşte Gellner’in tanımı böyle bir tanımdır. Ulusçuluğun hangi kategoriden bir olgu olduğunu belirleyememekte ama tüm ulusçuluklarda ortak olanı belirtmektedir: ulusal olanla (birimle) politik olanın (birimin) çakışması ilkesini savunmak, buna inanmak. Bunu savunanlar ulusçulardır, ya da ulusçuluk bunu savunmayı gerektirir.
Bu kadar sade ve sağlam bir tanım.
Sağlamlığını ve sadeliğini görelim.
Ulusal olanla politik olanın çakışması şöyle de ifade edilebilir:
Ulusçuluk: “her ulusun bir devleti olmalıdır” ilkesini savunmaktır.
Gerçekten de, bu bütün ulusçuların ortak özelliğidir.
Ya da tersinden ulusçulara göre: devletler uluslara göre kurulmalı ve/veya uluslara dayanmalıdırlar.
Biraz düşünülürse bu ilkenin aslında bütün ulusçuluklarda ortak olanı tesbit ettiği görülebilir.

Ulusu Tanımlamada Başarısız Kalan Yöntem Ulusçulukta Niye Başarılıdır?

Ulusu tanımlamakta başarısız olan bu hepsinde (uluslarda) ortak olanı bulma yöntemi ulusçulukta niye başarılı olmaktadır?
Çünkü bu tanım, ulusçuların ulus ve devlet anlayışlarının ne olduğunu değil, ulus ve devlet ilişkisini (“ulusal birim” ve “politik birim ilişkisini) nasıl ele aldıklarını sorun ediyor.
Yani ulusçuluğun paradigması, devletin ve ulusun ne olduğu değil, Devlet ve Ulus arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğidir: çakışma, uyum, denklik.
Ulusçuluk bu ilişki böyle belirlendiğinde başlar.
Bu çakışma, uyum, denklik, Gellner’in bir benzetmesini kullanırsak, gölgesiz bir insan olamaması, bir insanın gölgesi ile “çakışması” gibidir.
Gölgesiz bir insan tasavvur edilemez. Böyle bir durum bir anomalidir.
Ulusçu için de devletsiz bir ulus tasavvur edilemez, bunun olmadığı durumlar (örneğin bugün Kürtlerde olduğu gibi) ortadan kaldırılması gereken bir anomalidir. Tersinden ulussuz bir devlet de insansız bir gölge gibidir.
İşte ulus ve devlet ilişkisine böyle bakanlar, bu ilişkiyi böyle ele alanlar ulusçudurlar demiş oluyor Gellner.

Ulusçuluk Tanımı Ulusçuların Devleti ve Ulusu Nasıl Tanımladığını Sorun Etmez

Ulusçuluk tanımı, ulusçuların milleti ve devleti nasıl tasavvur ettiği veya anladığı, devlet ve millet tanımlarının ne olduğu gibi konuları bu tanımın dışında tutmaktadır. Bunlar belki farklı ulusçulukları tanımlamada konu edilebilirler ama ulusçuluğun özü bakımından bütün bunların hiçbir önemi yoktur. Kimi ulusçular ulusu bir toprak parçasıyla, kimileri bir dille, bir tarihle, bir “etni”yle, bir dinle, bir “kültür”le vaya bunların çeşitli kombinasyonlarıyla tanımlayabilir. Bunların bu tanımda hiçbir önemi ve anlamı yoktur. Ulusçunun ulus olarak tanımladığı ulus olarak kabul edilmektedir.
Aynı şekilde devletin (politik birimin) biçiminin de hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Bir monarşi, meşrutiyet, cumhuriyet, diktatörlük, demokrasi, bir “halk demokrasisi”, bir “sosyalist devlet”, bir “burjuva devlet”, bir “işçi devleti” vs. olabilir. Bu devletlerin ne olduğu ve ulusçunun bunlar hakkındaki tasavvur ve tanımlarının da hiçbir önemi yoktur bu tanımda.
Yan bir burjuva da, bir sosyalist de, bir Marksist de, bir Anarşist de, bir krallık taraftarı da, bir liberal de, bir diktatör de ulusçu olabilir ve öyledir de.
Bu tanım, ulusçu olmanın şartı, ulusu nasıl tanımlarsanız tanımlayın, devleti nasıl tanımlarsanız tanımlayın, o herhangi bir şekilde tanımladığınız ulusun bir biçimde devleti olması gerektiğini savunmakla gerçekleşir, devletiniz anarşistlerin veya Devrimci Marksistlerin devlet olmayan devlet tanımlarındaki gibi de olabilir demektedir. Devlet burada Politik bir birim anlamına gelmektedir. O politik birim, hiyerarşik mi? Değil mi? Bunlar ulusçuluğun tanımıyla ve özüyle ilgili değildirler.
Şu veya bu dilden, şu veya bu “etni”den, şu veya bu bölgeden, şu veya bu kültürden olmanız sizi ulusçu yapmaz. Örneğin Kürt veya Türk olabilirsiniz ama Kürtlüğün ya da Türklüğün politik olanla çakışması (bir devleti olması) gerektiği gibi bir anlayışınız yoksa ve böyle bir ilkeyi reddediyorsanız bir Kürt veya Türk ulusçusu olmazsınız.
Keza pratik politika bakımından sizin bir Kürt veya Türk olarak, Türklerin ve Kürtlerin birlikte yaşamasını, federatif veya merkezi bir tek devlet içinde yaşamasını savunmanız, sizi Kürt ve Türk milliyetçisi olmaktan çıkarmaz.
Ulusçu bakış açısından, birlikte yaşamaya karar verecek olanlar, örneğin Kürtler ve Türkler, ancak ayrı politik birimler olarak, yani ayrı devletler olarak birlikte yaşamaya karar verebilirler. Ulusçu ilke bunu gerektirir.
Örneğin PKK “Biz ayrılmak istemiyoruz” diyor ama bu içinde buna “bizim” (Kürtlerin)  karar vermemiz gerekir varsayımı vardır. Aksi takdirde o “biz” yani Kürtler. Ama Kürtler de ayrılmak gerekip gerekmediğine politik birim biçiminde örgütlenmiş olarak karar verebilir. Yani kürtler olarak bir karar organı oluşturmuş olmaları, bunun için seçim yapmış olmaları ve bunun gerçekleşmesi için daha bin bir türlü ön koşulu yerine getirmiş olmaları gerekir. Yani politik olanla ulusal olanın çakışması ön koşulu olmadan birlikte veya ayrı yaşamaya karar verilemez.
Bu nedenle bizim Kürtler “statümüzü” tanıyın demektedir. Bu nedenle ayrılmayı reddetmek sizi ulusçu olmaktan çıkarmaz. İlke, bakidir. Her ulusun bir devleti olma hakkı vardır. Bu hakkkı kullanmamak ilkeyi ihlal etmez. Ama önce kullanabilecek durumda olmak gerekir. Bunun için de ulusal birimle politik birim çakışmalıdır.
Tersinden, Türklerin de Kürtlerin ayrılıp ayrı bir devlet kurma hakkını savunanları veya bunu isteyenleri bu savunularıyla onları ulusçu olmaktan çıkmazlar. Aksine tamı tamına ulusçuluğun ilkesini, yani her ulusun bir devleti olma hakkını savunmuş olurlar.
Türkiye’de ağızlara pelesenk olmuş bir söz vardır: “Ezilen ulusun ayrılma hakkını savunmayan demokrat olamaz” diye. Bunu “ulusçu olamaz” diye düzeltmek gerekir. Ezilen ulusun ayrılma hakkını savunmak insanı demokrat yapmaz, ulusçu yapar. Ama akıllı bir Türk ulusçusu yapar.

Hayali bir Ulusçuluk ve Hayali Bir Ulus Örneğinde Tanımın Açıklaması

Bu politik olanla ulusal olanın çakışması ilkesi üzerinden ulusçuluğun ne olduğunu tanımlamanın doğruluğunu ve önemini biraz daha ayrıntısıyla ele alalım. Çünkü tam da zurnanın zırt dediği yer, kavramların karıştırıldığı yer burasıdır.
Konuyu bizzat kendimden varsayımsal bir örnekle açayım.
Örneğin ben Ege’de büyüdüm. Kimi zaman kendimin “Ege Milliyetçisi”, hatta “Ege Şoveni” olduğunu söyler, Egeli olmaktan “gurur” duyarım. Ege’nin mavi göğü ve denizi, çeşit çeşit otları, hala domatesin güçlü tadına ve kırmızı rengine direnebilen mutfağı, açık görüşlü ve sempatik insanları, yağ akan dağları, bal akan ovaları, müziği, zeybek oyunları, “geçcek” diyen şivesi, hasılı her şeyini çok severim ve orada hayatım boyunca çok az bulunabildiysem de, benim için olağanüstü değerlidirler.
Hatta başka ülke ve bölgelerin kültürlerini, halklarını ve insanlarını de aşağı görürüm diyelim.
Ancak ben kendimi bir “Ege milliyetçisi”, “Ege şoveni” olarak tanımlamama, diğer kültürleri ve halkları, Ege kültüründen ve Egelilerden aşağı görmeme, Egeli olmaktan gurur duymama rağmen, bir Ege Ulusçusu değilimdir ve olamam.
Çünkü Egelilerin aslında bir ulus olduğunu bu ulusun da bir devleti olması gerektiğini savunmadığım sürece, ulusçuluğun tanımı gereği, ulusçu olmam ve olamam. Tanım ulusçuluğun bu özgül niteliğini iyi bir biçimde ortaya koymaktadır.
Kendimi Ege milliyetçisi veya şoveni olarak tanımlamam, oraya bağlılığımı ve sevgimi ifade etmek için bir abartma veya benzetmedir, hiçbir politik anlamı yoktur.
Başka kültürleri, halkları ve insanları aşağı görmem, Beşiktaşlıların Fenerbahçelileri aşağı görmesinden veya menemeni soğansız yapanların menemeni soğanlı yapanları aşağı görmesinden farklı değildir. Çünkü bunun hiçbir politik anlamı ve sonucu yoktur. Kimse başka kültürlüri, insanları, halkları sevmek, kendisiyle eşit görmek zorunda değildir. Bu temel bir insan hakkıdır. Zevkler ve renkler tartışma götürmez.
Ama Yunanca ve Türkçe konuşan Egelilerin (Ege bölgesi ve Ege Adalarında yaşayanların) Türk ve Yunan devletleri tarafından parçalanıp birbirine düşman kılındıklarını, Egelilerin ayrı dillerden (Yunanca ve Türkçe) dinlerden (Ortodoks ve Müslüman) olmasının onların aynı ulustan olmaları gerçeğini değiştirmeyeceğini ve hiçbir öneminin olmadığını, Örneğin İsviçrelilerin farklı dillerden ve dinlerden olmasının onların tek bir ulus olmalarına engel olmadığını, Egelilerin kültürel ve tarihsel ortaklıklarının ve ortak bir gelecek ideallerinin çok daha önemli olduğunu. Türk ve Yunan emperyalizmlerinin Egelileri bölerek ve assimile ederek, onlara aslında bir tek ulus olduklarını unutturduklarını, Ege halkının bir ulus olduğunun bilincine varıp, Türk ve Yunan mezaliminden kurtulup Ege Ulusunun devletini kurmaları gerektiğini savunursam bir Ege Ulusçusu olurum.
Bütün bunları yaparken, tersine, bütün kültürlerin eşit oluğunu, Egelilerin de kültürünün diğer kültürlerle eşit olduğunu, Ege ulusundan olmanın Egelilere bir üstünlük bahşetmeyeceğini, Egelilerin diğer uluslarla eşit ve aynı haklara sahip olmaktan başka bir amaçları olmadığını, hiçbir ulusun toprağında gözlerinin olmadığını vs. söylesem ve savunsam da başka kültürleri aşağı gören ama yine de ulusçu olamayan Demir’in aksine  bu sefer de ulusçu olmaktan kurtulamam.
Çünkü ulusal olanla politik olanın çakışması gerektiği ilkesini savunuyorumdur artık. Egeli olmaya politik bir anlam vermeye başlamışımdır.
Devam edelim. Bir Ege ulusu yaratmak için de bir Ege ve Egeliler tarihi yazmaya başlarsam. Diyelim ki, bütün bilim ve felsefe örneğin Homeros (Edebiyat), Herodot (Tarih), Hipokrat (Tıp), Heraklit (Diyalektik), diğer İyonya filozofları (Felsefe) Egelilerin atalarının insanlık ailesine armağan ettikleridir. Yunanlılar ve Türkler bu tarihi ve Ege ulusunun atalarının, Ege uygarlığının insanlığa bu katkılarını gaspetmişlerdir, onların gaspettiğini onlardan almalıyız diye yazmaya, yayınlar çıkarmaya ve örgütlenmeye başlarsam yine iyi bir Ege ulusçusu olurum. (Aslında Halikanras Balıkçısı’nın böyle bir tarih yazma teşebbüsü vardı. Ama o bunu Türk ulusunun tarihi için yapıyordu. Yani İyonya tarihini, Yunan ulusundan alıp Türk ulusuna mal etmek için.)
Bugün bu örnek çok gerçek dışı ve saçma görünüyor ama aslında çoğu uluslar ulusçular tarafından böyle kurulmuşlardır. Bu gerçek dışı ve saçma örnek, tarihsel gidişin ve toplumsal güçlerin özel bir dizilişinde, pek ala akli görünebilir ve mümkün de olabilir.
Benedict Anderson’un verdiği üç örneği aktaralım:
Merhum Baş

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum