Demir Küçükaydın

Demir Küçükaydın

Yorumlar [email protected]

Ulusçuluk-Uluslar İlişkisi ve Marksistler

11 Şubat 2022 - 21:23

Ulusçuluk-Uluslar İlişkisi ve Marksistler - (Marksizmin Yeniden İnşası – 04)

Üçüncü yazıda “Mucizevi Yıl” dediğimiz 1983’deki uluslar ve ulusçuluk ilişkisini ters yüz eden “Kopernik Devrimi”nden söz etmiş ve bu devrimi yapanların bile ulusun bir tanımını yapamadıklarını göstermiş ve sadece bir çıtlatma olarak, ilerde ayrıntısıyla ele almak üzere, kendi tanımımızı, uluslar ve ulusçuluğun bir Din olduğunu, yani din kategorisinden bir olgu olduğunu belirtmiş ve son bölümde, bu dördüncü yazıda Marksistlerin bu devrimi neden ve niçin kavrayamadıkları veya suskunlukla geçridikleri konusuna girelim demiştik.
Önce Marksizmin bir ulus ve ulusçuluk teorisi olmadığına dair önde gelen Marksistlerin saptamalarını ve bu saptamayı yapan Marksistlerin de böyle bir teori veya Ulus tanımı ortaya koyamadıklarını görelim. (Çünkü gelen kimi yankılardan bunun da pek bilinmediğini fark ettik. En azından Türkiyeli Marksistler bakımından.)
Burada Marksist derken, kendini Marksist kabul eden Stalinistleri ve benzerlerini değil, gerçekten klasik Marksist geleneğe bağlı, onu geliştirmeye çalışan eleştirel, dogmatiklikten uzak marksistleri kastediyoruz. (Yoksa stalinistlere göre böyle bir sorun yoktur ve Stalin’in bir ulus tanımı vardır zaten.)
*
Ancak bundan önce Marksizmin bir ulus teorisi ve tanımının olmamasının anlamı ve hayatiz önemi üzerine biraz duralım ki bu yokluk ile Marksizmin Yeniden İnşası ilişkisi de, bu ilişkinin ayrılmaz niteliği ve zorunluluğu da biraz anlaşılsın.
Marksizm toplumu ve onun tarihini açıklayacak temel kavramları ve teorik temeli ortaya koyduğu iddiasındadır. Ancak uluslar ve ulusçuluk söz konusu olduğunda bu iddia tüm anlamını yitirmektedir.
Düşünün bir kere, uluslar ve ulusçuluk yuvarlak hesap Marksizm ile birlikte (1848) tarih sahnesine çıkıp bir pandeminin yayılışı gibi tüm yeryüzünü kaplamıştır ve bugün yeryüzünde bir ulusa ait olmayan bir karış yer bile yoktur. Yeryüzündeki bütün insanlar ve Marksistlerin kendileri de dahil şu veya bir ulustandırlar, o ulusun devletine vergi verirler, yasalarına uyarlar, okullarında okurlar. Böylesine yaygın ve egemendirler.
Öte yandan, yeryüzündeki insanların bütün sorunlarının temelinde ulusçuluk, uluslar ve ulusal devletler vardır. Bir ulusal devletten alınmış bir belgeniz yok ise, başka bir ulusun ve ulusal devletin topraklarına ayak basamazsınız.
Bugün yeryüzündeki insanların varlığını bu ulusal devletler asrasındaki rekabet ve yine bu uluslar ve ulusal devletler arasında çıkabilecek bir nüklear savaş tehdit etmektedir.
Çevre, karbon salınımı, ekolojik denge gibi insanlığı tüm dünya ölçüsünde tehdit eden sorunları uluslara ve ulusal devletlere bölünmüş bir dünyada çözmenin olanağı yoktur.
Uluslar böylesine hayati önemde, yaygın kapsayıcı, hiçbir toplumsal olgu ve sorunun dışında kalamadığı bir olgudur ama dünyayı açıklama ve değiştirme iddiasında olmuş ve en azından belli bir dönem bu iddiası oldukça ikna edici olarak da görülmüş Marksizmin, bu olgunun ne olduğuna dair bir teorisi, bir tanımı yoktur.
Bu, tarihin ve çağın en önemli, yaygın, kapsayıcı, kader belirleyici olgusunu açıklayacak bir tek sözünüzün olmaması aslında bir iflasın ilanından başka bir anlama gelmez.
Ve bu tanımınızın olmaması bir “kendinde şey” durumu değildir, “kendisi için şey” durumu söz konusudur. Çünkü, bu bilginin, tanımın, teorinin olmaması uluslar ve ulusçuluk olgusunun varlığından, yaygınlığından, kapsayıcılığından ayrı da düşünülemez.
Düşünülemez çünkü ortadaki tanımsızlık ve açıklama yokluğu, örneğin astronomide, geceleri tüm göğü kaplayan, gündüzleri yeryüzüne ışığı, sıcaklığı ve hayatı bağışlayan yıldızlar ve kendisi de bir yıldız olan güneş hakkında hiçbir teorinizin olmaması veya canlılar ve canlı türleri hakkında, onlar tüm yer yüzüne yayılmış olmasına rağmen, onları tanımlayacak bir teorinizin veya tanımınızın olmaması gibi bir durumdur.
Yıldızların ne olduğunu tanımlayamayan bir astronominin evreni, canlıları ve türlerini tanımlayamayan bir biyolojinin, yaşamı açıklama iddiası gibi bir durumdur Marksizmin uluslar ve ulusçuluk kaşısındaki durumu.
Her yerde uluslar var, herkes bir ulustan ama bunun ne olduğunu açıklayan bir teori yok ve tarihin ve toplumun bilimi olduğunuz iddiasındasınız.
Ama konu toplum olunca, bu tanım ve açıklama yokluğu çok daha korkunç boyutta bir soruna işaret eder.
Fizik biliminin kendisi, yani cansız doğa hakkındaki bilgimizn kendisi fiziksel bir olay değildir. Yani siz yıldızların ne olduğunu açıklasanız da açıklamasanız da, doğru ya da yanlış bir teoriniz olsa da olmasa da yıldızlar ve güneş var olmaya devam ederler, onların varlığı ve evrimi ile sizin onlar hakkındaki açıklama ve bilginizin varlığı veya yokluğu  arasında bir ilişki yoktur. Onların varlığını ve evrimini etkileyemez bu bilginiz ya da bilgisizliğiniz, teoriniz ya da teorisizliğiniz.
Benzer şekilde, biyoloji bilimi, yani canlılar ve onların türleri hakkındaki bilginiz, biyolojik bir olay değildir. Bu bilgiye sahip olsanız da olmasanız da canlıların varlığı, sizin bu bilginizden ve biyoloji biliminden bağımsız olarak var olmaya devam eder.
Ancak toplumun bilimi, yani Marksizm ile toplum arasındaki ilişki canlız ve canlı doğa ile onların hakkındaki bilgi arasındaki ilişki gibi değildir, çünkü toplumun bilimi, yani Marksizim bizzat kendisi de toplumsal bir olgudur. Ulus ve ulusçuluun varlığı ile bunun hakkındaki bilgi arasında karşılıklı bir iişki vardır. Uluslar ve ulusçuluk ulusçuluk, hakkındaki bir teori ve tanımın varlığı veya yokluğundan bağımsız olarak var olacak ve tıpkı yıldızlar veya canlılar gibi kendi varlığını ve yaşamını sürdürecek diye bir durum yoktur.
Hatta ilerde daha ayrıntısıyla ele alıp kanıtlayacağımız gibi, ulusların ve ulusçuluğun varlığı ile, uluslar ve ulusçuluk hakkındaki bilginin, tanımın, teorinin yokluğu arasasında zorunlu bir ilişki bulunmaktadır. Uluslar ve ulusçuluk böylesine yaygın olduğu için bir anlamda ulusların ve ulusçuluğun bir teorisi yoktur. Ulusların ve ulusçuluğun bir teorisi, bir tanımı bilgisi olduğunda da ulusların ve ulusçuluğun böylesine var oluşunu sürdürmesi olanaksız hale gelir.
Yani uluslar ve ulusçuluk ile bunun bilgisi diyalektik bir ilişki içindedir eğer klasik Marksist sözlerle ifade etmek gerekirse. Ama Yıldızlar veya Canlılar ile onların bilgisi arasında böyle bir ilişki yoktur. Bunlar “kendinde şey”lerdir.
Yani ulusların ve ulusçuluğun varlığı ile insanlığın varlığı arasında kopmaz bir bağ olduğundan, ulusların ve ulusçuluğun bir teorisi ile insanlığın var olup olmaması birbirine bağlıdır. Bunu şöyle de ifade edebiliriz, ya Marksizmi ulusları ve ulusçuluğu da açıklayan bir teori ile yeniden inşa edeceğiz ve geliştireceğiz ya da insanlığın varlığını sürdürmesi mümkün değildir.
Yani teori en pratik iştir.
Ve bu ilişki kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine de benzetilebilir. Meşhur Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre, bir parçacağın yerini ve hızını aynı anda belirleyemeyiz, yerini belirlemeye kalkarsanız, hızını belirlemeye kakarsanız yerini belirleyemezsiniz. Bu durumu yaratan atomlar ve atom altı parçacıklar aleminde gözlemci ve gözlenen ilişkisidir. Örneğin iki yarık deneyinde gözlemci olmadığında ışık dalga özelliği gösterir ve ekranda dalgaların birbirine geçişi ortaya çıkar, ama gözlemci olduğu an artık bir parçacık gibi “davranır”.
Toplum ve özellikle de bugün onun varoluşunun somut biçimi olan uluslar ve ulusçulukta da benzeri bir durum söz konusudur. Eğer ulus ve ulusçuluk varsa, onun bilgisi yoktur, ulus ve ulusçuluğun bilgisi olduğunda da kendisi bu bilgiyle bir arada bulunamayacaktır.
Sanırız bu konunun ne kadar hayati bir öneme sahip olduğu, ortada bir ulus tanımı veya ulus hakkındaki bir teori olmamasının doğada herhangi bir olguyu açıklayamamak gibi bir ilişki  olmadığı hakkında bir fikirn verir.
Ancak Marksizmin bir ulus ve ulusçuluk teorisinin olmadığı tesbitini yapan Marksistlerin hemen hiç birisi, teori ve olgunun bu diyalektik, yani konusu ve nesnesinin bir arada bulunamaması tesbitini de yapamamışlar, ilişkiyi tıpkı fiziksel veya kimyasal bir olgu ile onun bilgisinin ilişkisi gibi ele almışlardır. Zaten bu da tamı tamına Marksizmin uluslar ve ulusçuluk hakkında bir teorisinin olmaması ve bu tesbiti yapan marksistlerin de böyle bir teoriden yoksun olmasının bir görünümüdür.
*
Benzeri bir ilişki, Ekonomi Politik ve onun konusu arasındaki ilişkide de söz konusudur.
Ekonomi politiğin konusu olan mita, yani değişim değeri, iki insan ya da kabile veya klan iki ürünü birbiriyle değiştirdiği, kullanım değerleri birer değişim değeri edindiği, ürünler metaya dönüştüğü anda başlar. Ekonomi politik bu değişim ile ortaya çıkan (Emergenz) ilişkinin, bu yepyeni varoluş ve hareket biçiminin yasalarını inceler.
Marks’ın baş eseri Das Kapital bu yasaları inceer. Ama kitabının alt başlığı Ekonomi Politiğin Eleştirisi’dir.
Ama meta üretimi yok olunca bilginin konusu oradan kaltığından bilginin kendisinin varolan gerçekliğin bir bilgisi ve teorisi olarak anlamı kalmayacaktır. Yani bilgi ve nesnesi arasında bir karşılıklı varoluş ilişkisi vardır, ulus ve ulusçuluk kadar net ve açık olmasa da.
Öte yandan meta ilişkilerini ebedi kabul eden ekonomi politik “bilimi” aslında bir ideolojidir. Bu anlamda Marks’ın eseri bu ideolojinin de eleştirisidir ve alt başlık aslında bu anlamda bir eleştiriyi ifade etmektedir. Ama daha ötesi vardır. Konusunun da, meta ilişkilerinin de eleştirisidir. Yani kendi konusunu ortadan kaldırmak üzere bir bilgidir. Fiziğin kendi konusunu cansız alemi ortadan kaldırmak gibi bir sornu veya imkanı yoktur. Ama Ekonomi Politik ile onun bilgisi arasında böyle bir ilişki sadece mümkün değil, zorunlu olarak da vardır. İşte bu ilişki ulusçuluk ve ulus olgusu ile ulusçuluk ve ulus teorisi veya bilgisi arasında da bulunmaktadır.
Burada kısaca sözü Ernest Mandel’e bırakalım:Her bilim bir bilgi aracıdır. Sorulan sorular bir cevaptır. Dolayısıyla, ekonomi politiğin cevaplandırmaya çalıştığı sorular -Değer nedir? Sermaye ve artı-değer nerden gelmektedir? Ücretler nasıl belirlenmiştir? Para dolaşımının fiyatlar ve konjonktür üzerinde etkisi nedir? Tekrar-üretim nasıl işlemekte-dir? Mal ve para üretimi ile birlikte doğduğuna göre, onlarla birlikte ortadan silinecektir. Marx’in Kapital'e: “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” altbaşlığım koyması, Kapital için hazırlık çalışması olan eserine: “Ekonomi Politiğin Eleştirisinin ana hatları” {Grundrisse der Kritik der Politischen Oekonomie) demesi tesadüf değildir. Marx’a göre ekonomi politik özü bakımından ideoloji idi. “ Nasıl Marksist felsefe” yoksa, “Marksist ekonomi politik” de yoktur. (…)
Şüphesiz mal üretimi varolduğu müddetçe bir ekonomi bilimi, gerçeğin bilinmesi aracı olarak varolur. Demek ki kapitalizmden sosyalizme geçiş toplumunda ve bizzat sosyalist toplumun ilk aşamasında tam olarak uygulanır. Fakat kategorilerin bu sona erme süreci tamamlandığı zaman, şimdiki zamanın bilimi olarak “ekonomik bir doktrine” yer yoktur artık. Ancak geçmişin bilinmesi aracı olarak gelecekteki muhtemel felaketlere karşı bir kurtarma aracı olarak devam edecektir. Artık “keşfedilecek, ortaya konulacak” bir şey kalmayacaktır. (…)
Marksist iktisatçılar kendi mesleklerini ortadan kaldırmak amacıyla bilinçli çalışacak ilk bilim adamları kategorisi olmak şerefini taşıyorlar.” (Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı)
Eğer ulus ve ulusçuluğun marksist terisi ortaya koyulabilir ve inanlık bunun sonuçlarını benimserse, kendi konusunu ortadan kaldırmış bir sosyolojik teori olma şerefi tarihte ilk kez Marksizme nasip olacaktır.)
*
Blgi ve nesnesinin bu zgül ve hayati ilişkisine kısaca değindikten sonra Marksizmin bir ulus ve ulusçuluk keorisi olmadığına dair, bizzat, hem de oldukça eleştirel ve yaratıcı marksistlerce yapılmış saptamaları, kısaca ele alalım.
Ancak bu saptamaların ortak ve tam da bir ulus ve ulusçuluk teorisinin olmamasından doğan ortak bir özelliğe tekrar dikkati çekelim. Bu saptamaların, olgu ve olgunun bilgisi arasındaki bu varlık ve yokluğun ters orantılı ilişkisi hakkında hiçbir vurgu ve imaları bile yokur. Marksizmin bir ulus ve ulusçuluk teorisi olmamasından fizikçilerin karanlık madde hakkında bir açıklamalı olmamasından söz eder gibi etmektedirler.
Türkçe’de çıkanlardan başlayalım.
Örneğin 1978’de Mothly Review’in “Milliyetçiliğin Marksist Bir Teorisine Doğru” başlığıyla yayınlanan ve Türkçe’de Belge yayınlarınca 1991’de “Sosyalizm ve Ulusallık” başlığıyla yayınlanan kitabında Horace B. Davis, daha önsözünde, şunları yazıyor:
Ne Marx ne Lenin sistematik siyasal kuram geliştirilmesi ve ortaya konulması konusunda çok fazla ilerlemediler, izleyicileri de bunu atladılar. Ralph Miliband beşeri bilimlerin hiç bir alanı ihmal edilişin sonuçlarını bu kadar taşımaz der. Gene de hem Lenin hem Marx devlet kuramına ve özellikle ulusçuluğa çok önem vermişlerdir. Marx 1840’larda ulus üstüne bir kitap yazmayı tasarlıyordu, Lenin de I. Dünya Savaşı sırasında aynı konuda bir kitap yazmaya koyulmuş fakat başka konular buna olanak vermemişti. Sonuçta ikisinin de yazıları bu konunun özel alanlarıyla ilgili kalmıştır; genelleştirme, konunun bütününe uygulanabilme nitelikleri yoktur.
Kitabın Giriş bölümü de şu sözlerle başlıyor:Marksistler enternasyonalist oldukları savındadırlar fakat her yerde Marksistler in ulusçu davranışlar içinde olduklarını görüyoruz.
(Hemen sezileceği gibi bu çelişkinin nedenleri hakkında hiçbir ima yok. Yani dediğimizin bir örneği, teori yok ama bu yokluk ile milliyetçiliğin veya marksistlerin milliyetçiliği arasında bir ilişki kurulmuyor. Bunu hemen öylece değinip geçiyoruz. Ayrıca Enternasyonalizmin de milliyetçilik ile aynı ilkeye dayanması ve aslında bir çelişki olmadığı gibi daha derin ve esas bir konu da var ama şimdilik bütün bunlara hiç girmeden sadece örnekleri zikretmekle yetinelim.)
Davis bu kitabında ne ulusun ve ulusçuluğun bir tanımını yapamaz, ayrıca 1983 devriminden epey önce yazdığı için, ulus ve ulusçuluk ilişkisini hala uluslar olduğu için ulusçular olduğu varsıyımı üzerinden ele almaktadır.
*
Bir başka örnek olarak Michael Löwy ele alınabilir. Löwy, ulus, ulusçuluk ve din konusunda en çok yazmış, klasik mirası derli toplu özetlemiş ve daha sonraki olaylara daha esnek yaklaşmaya çalışan Marksistlerden biridir. O da Marksizmin bir ulus teorisi olmadığı görüşündedir ama Marksizmin böyle bir teoriyi kurmaya uygun araçları olduğunu düşünmektedir. Ne var ki, kendisi önü sonu tutarlı bir teori ve açıklama ortaya koyamaz.
Örneğin “Dünyayı Değiştirmek Üzerine” adıyla yayınlanan bir derlemesinde şunları yazar:“Marks ne sistematik bir ulusal sorun teorisi, ne “ulus” kavramının tam bir tanımını verdi ne de bu konuda proletarya için genel bir siyasal strateji geliştirdi. Konuya ilişkin makaleleri genellikle özgül durumlarla ilgili somut siyasal önermelerdi. Uygun “teorik” metinlere gelince, en bilinen ve en etkin olanı, hiç kuşkusuz, Manifesto’daki cemaatler ve ulusla ilgili oldukça örtülü pasajlardır...” (Marksistler ve Ulual sorun)
Yazın Yayıncılık tarafından 2005’te “Ulusal Sorun, Enternasyonalizm ve Küreselleşme” başlığı altında Löwy’nin bir derleme kitabı yayınlandı. (Yani 1983’ten beri 22 yıl geçmiş ve Troçkist bir yayınevi bu devrimden habersiz.)
Orada da örneğin şöyle yazar.
İlk olarak bir ulus nedir? Bu soru pek çok marksist düşünür ve yönetici kuşağının kafasını kurcaladı. Bir insan topluluğunun bir ulus oluşturup oluşturmayacağını belirlemeye olanak veren nesnel kriteri araştırma konusu oldu.
Sonra klasik olarak, bu konuda kalem oynatmış çeşitli Marksistlerin (Kautsky, Otto Bauer, Stalin vs.) tanımlarını aktarır ve sözde “diyalektik” hem öznel hem de nesnel kriterlere dayanan bir orta yol bulmaya çalışır.
Yani bir tanım olmadığı saptaması var ama bir tanım önerisi de yoktur.
*
Daha yeni bir örnek de 2008’de Türkçe’de yayınlanan Yunanlı bir Marksist Antones Liakos’un “Dünyayı Değiştirmek İsteyenler Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler” adlı oldukça eleştirel ve yeniliklere açık, çok daha sonraki tarihlere kadar bu konudaki çalışmaları özetleyen kitabıdır.
Yazar aynı zamanda ulusçuluğun ulustan önce geldiği yaklaşımına oldukça yakındır. O da bir teori var mı sorusuyla başlıyor ve şunları yazıyor:Marx ve Engels

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum