Demir Küçükaydın

Demir Küçükaydın

Yorumlar [email protected]

Uluslar ve Ulusçuluğun Marksist Teorisi

07 Şubat 2022 - 17:28

Uluslar ve Ulusçuluğun Marksist Teorisi - Sorunlar, Yapılanlar, Yapılamayanlar ve Yapılması Gerekenler (1)

 

(Marksizmin Yeniden İnşası – 03)

Mucizevi Yıl (“Annus Mirabilis”) kavramı önce, Newton’un Londra’daki Veba salgınından kaçarak, esas memleketine döndüğü ve orada Gravitasyon (yerçekimi) ve Optik (ışık) yasalarını formüle ederek Klasik Mekaniği veya Fiziği kurduğu, 1665-1666 yılları için kullanılmıştır.
Ancak bugün bu kavram genellikle ve yaygın olarak Albert Einstein’in her biri bir Nobel almaya layık, fizikte bir devrim anlamına gelen dört denemesini (Kuantum fiziğinin temellerini atan ışığın fotoelektrik etkisi, Atom teorisini kanıtlayan Brown Hareketleri, Işık hızının sabitliği nedeniyle zaman ve uzayın değişmesi, yani Özel Görecelik Kuramı ve nihayet  yirminci yüzyılın ikonu haline gelmiş, E=mcformülüyle ifade edilen, Maddenin yoğunlaşmış Enerji olması ve birbirine dönüşebilirliği) yayınladığı 1905 yılı için kullanılmaktadır.
Eğer Fizik bilimiyle bir paralellik veya analoji kurmak gerekirse, Toplumun biliminde, yani Marksizmde ise, Marks-Engels’in Alman İdeolojisi’ni yazdıkları ve sonradan “Tarihsel Maddecilik” dedikleri Toplumun Yapısının Özünü ve Genel Hareket Yasasını formüle ettikleri 1845, Newton’un klasik mekaniği kuruşunun dengi, bir “mucizevi yıl” olarak tanımlanabilir.
Ancak onlar bu keşiflerini, kendilerini aydınlatmış oldukları için “farelerin kemirici eleştirisine” terk ederler, bu teorinin kimi sonuçlarını fragmanlar halinde yayınlarlar (Örnaeğin Komünist Manifesto’da veya Fransa üzerine yazılar vs.) ama teorinin genel ve açık bir formülasyonunu yıllar sonra 1859’da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’de yaparlar.
Toplum Bilimde (Marksizm’de) kanımca Einstein’in mucizevi yılının dengi kabul edilebilecek ikinci “Mucizevi Yıl” da vardır: bu yıl 1983’tür.
Tüm dünyayı kaplamış ulusların ve ulusçuluğun, bir teorisinin yokluğunun ve bir türlü tanımlanamamasının, olgunun can alıcılığı, belirleyiciliği ve yaygınlığı ama bunun karşısında teorisinin tam bir iflas içinde bulunması ve sefaleti yaşaması çelişkisinin beli bu yılda kırılmıştır.
Bu yılda (1983) Ernest Gellner, Benedict Anderson ve Eric Hobsbawm ulus ve ulusçuluk konusundaki çığır açıcı eserlerini yayınlarlar.
Biri Weberci bir sosyolog (Gellner), diğeri Maxsist bir tarihçi (Hobsbawm) ve üçüncüsü Marxizan denebilecek bir sosyal bilimci (Anderson) olan üç yazarın eserlerinin dayandıkları temel önerme ya da varsayım, uluslar olduğu için ulusçular değil, ulusçular olduğu için ulusların olduğu idi.
Mucizevi sıfatını kullanmayı gerektiren1983’teki devrim, bu kadar kısa bir önermeyle özetlenebilecek ama, tıpkı dünyayı değil güneşi merkeze almak (Kopernik) veya hızı değişken, zaman ve uzayı sabit olarak değil, hızı sabit zaman ve uzayı değişken olarak ele almak gibi (Einstein) temelden bir değişiklik, yani bir tür Kopernik Devrimi’ydi.
Önceki dönemde ulus ve ulusçuluğu açıklama çabaları ve bütün somut politik tavır alışlar, temelde açık veya gizli olarak, uluslar olduğu için ulusçular olduğu, ulusların ulusçulardan önce geldiği şeklinde bir temel varsayıma dayanıyordu.
Mucizenin diğer özelliği, 1905’tekinin aksine, bir kişinin (Einstein) dört çığır açıcı buluşu yapması değil, tam tersine üç ayrı kişinin, adeta birbirinden bağımsızca, aynı varsayım ya da önermede buluşmasıydı.
Bilim tarihinde, farklı yerlerdeki kişilerin aynı zamanda birlirlerinden bağımsızca, aynı yasaları keşfine sık sık rastlanır. Örneğin Fizikte Boyle-Mariotte Kanunu böyledir. Bunun bir diğer klasik örneği, Darwin ve Wallace’ın birbirinden bağımsızca canlıların evrimine ilişkin olarak aynı yasaları bulmasıdır. 1983 mucizevi yılında gerçekleşen de bunlara benzetilebilir.
*
Ancak bu “Kopernik Devrimi”, bu büyük keşif orada kaldı. Takıldı ve ileri gidemedi.
Keşif ulus ve ulusçuluk ilişkisini ters yüz etmişti, kendileri bu sonuçları çıkaramasalar da, bunun ileride ele alacağımız müthiş devrimci politik sonuçları vardı. Ama daha önemlisi bu keşif, ulusun ne olduğunu tanımlama noktasına varamadı ve ulusun bir tanımını yapmaya soluğu yetmedi.
Bu üç önemli yazar, çok önemli ikincil katkılar yaptılar ve ulus ve ulusçuluk araştırmalarına yeni bir ufuk açtılar ve zengin bir malzeme biriktirilmesine yol açacak itilim verdilerse de ne kendileri ne de daha sonra gelenler, ulus ve ulusçuluğun ne olduğuna dair açık bir tanım ve teori koyamadılar.
Bunun nedenlerini ve nasıl bir mekanizmeyle çalıştığını daha sonra ele alacağız. Ama şimdilik geçerayak bunların bir tanım yapamamış olduklarını kısaca görelim.
Örneğin bu devrimin en önemli önermelerini formüle eden Ernest Gellner, artık kitabının sonundaki “Özet” bölümünde, "ilgilendiğimiz olguya kesin bir tanım getirdiğimizde, onu hemen hemen doğru bir şekilde açıklamış da oluruzMetin girmek için buraya tıklayın veya dokunun.der ama sonra da bir tanım yapamadan kitabı bitirir. (Bu biraz Weber’in dinin tanımını yapmak üzere yola çıkıp, yapamadan kitabını bitirmesine de benzer.)
Gellner kitabına, Hobsbawm ve Anderson’un da kabul ettiklerini ifade ettikleri, ulusçuluğu tanımlayan bir önermeyle başlar: “Ulusçuluk temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal bir ilkedir”.
Sonra başlıkta “Ulus Nedir?” diye sorar ve “Nihayet artık ulus nedir sorusuna bir tür geçerli bir yanıt bulmaya çalışabilecek durumdayız.” diye devam eder
Ama o bölümde ulusçuluğun ortaya çıkışının tarihsel koşullarını, farklı tanımların nasıl belirsiz, dar veya geniş sınırlar ortaya koyduğunu, din ve ulusçuluk benzerliklerini, ulusçuluk çeşitlerini vs. herşeyi ele alır ama bir ulus tanımı yapmaz, yapamaz.
Sadece Gellner değil, Hobsbawm ve Anderson da bir tanım yapamazlar.
Örneğin Hobsbawm, yıllar sonra bile, “1780'den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik”te bir tanım yapamadığını örtük olarak şöyle itiraf eder:Demek ki ne nesnel ne de öznel tanımlar tatmin edicidir; her ikisi de yanıltıcıdır. Her halükârda, bu alandaki bir araştırmacının ilk benimseyeceği en iyi tutum bilinemezcilik olduğundan, elinizdeki kitapta bir milleti oluşturan şeylere ilişkin a priori hiçbir tanım öngörülmemektedir. Burada yalnızca, başvurulabilecek bir başlangıç varsayımı olarak, kendilerini bir “millet”in üyeleri gören yeterli büyüklükteki insan topluluklarının bu halleriyle “millet” sayılmasıyla yetinilecektir.
Benedict Anderson daha cesur çıkar ve bir tanım önerir:O halde, antropolojik bir ruhla, ulus hakkında şu tanımı öneriyorum: Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur -kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.
Bu önermeye şunları da ekler:
Milliyetçilik, "liberalizm", "faşizm" gibi olgularla değil de "akrabalık", "din" gibi olgularla bir arada düşünülürse, her şey daha kolay olabilir.” (abç)
Ancak bu analoji ve tanımlarının aslında tanım olmadığını farkına varmadan daha sonraki satırlarında da ifade ve itiraf etmekten geri kalmaz.
Örneğin hayal edilmiş olmak tanımının temel kavramı veya ayrımıdır ilk tanımda.
Ama bunun da aslında ayırıcı bir özellik olmadığını yine kendisi belitir.
Aslında yüz yüze temasın geçerli olduğu ilkel köyler dışındaki bütün cemaatler (ve hatta belki onlar da) hayal edilmiştir. Cemaatler birbirlerinden hakikilik/sahtelik boyutu üzerinde değil, hayal edilme tarzlanna bağlı olarak aynştırılmalı.” (abç)
Yani tüm cemaatler hayal edilirler ve onları hayal edilme tarzları üzerinden analiz etmek gerekir ki ulusun ne olduğunu anlayabilelim. Ulus hayal edilme tarzı bakımından diğer cematlerden ayrılır. Böylece birinci tanımının geçersiz olduğnu söylemiş olur. Geriye “siyasal topluluk” kalır. Ama diğer siyasal topluluklarla farkına bir açıklık getiremez, ya da bu farkı hayal edilme biçimlerinde arar.
Ancak bu da ulusun ne olduğunu tanımlamış olmaz. Çünkü ulusun kategorik olarak içinde kabul edildiği “Cemaatler”in, “Topluluk”ların ne olduğu, niçin ve neden var olduğu, yapısı ve işlevi sosyolojik olarak tanımlanmamıştır.
Cemaat’ten değil, hayal edilmeden yola çıkılmakta sınıflama hayal etmenin tarzlarına dayandırılmaktadır. Aslında toplumda her şey “hayal edilir”. Para veya metaların içindeki değer de “hayal edilir”. Sanat eserinin güzel olap olmadığı da bir hayal etme tarzıdır.
Ayrıca diyelim ki böyle ise, yani hayal edilme bütün cemaatlerin ortak özelliği ise, ki öyledir de denebilir, kitabın başlığı oldukça yanıltıcıdır. (Maalesef bu yanıltıcılığı herkes kabullenmiş bulunmaktadır ve kimsenin dikkatini çekmemiştir.)
Örneğin kitabın başlığı belki “Ulus: matbaa (veya okuma yazmanın genelleşmesi veya modern medya) aracılığıyla hayal edilmiş cemaat” gibi bir önerme olsaydı hem içeriğine hem de konusuna daha uygun düşebilirdi ve bunca yanlış anlamaya yol açmazdı.
Ama burada bir soru, çok daha temel bir soru atlanmaktadır: “Cemaat”, “Topluluk” veya “Komünete” (“Communities”) nedir? hangi kategoriden bir olgudur.
Bu soru sorulmadığı gibi, bir cevap da yoktur.
Yani aslında Benedict Anderson da Ulus’un ne olduğuna ilişkin bir tanım yapabilmiş değildir.
Soru şudur: Niçin bu tanımı yapamadılar, niçin tıkandılar ve ötesine gidemediler?
Çünkü ulus ve uluşçuluğu hangi daha genel toplumsal kategori içinde ele almak gerektiği sorununu çözemiyorlardı.
Neden ve nasıl?
*
Burada kısaca Tanım konusuna biraz girelim.
Bir şeyi tanımlamak demek, öncelikle onun hangi kategoriden bir şey olduğunu belirlemek demektir, sonra da o kategorinin ortak nitelikleriyle olan farkını, onu o yapan özelliğini ortaya koymak demektir. Tanımlar ayırırlar, ayırmak için birleştirmek zorundadırlar.
Örneğin “İnsan gülen hayvandır” diye bir tanımı ele alalım. Bu önermede, önce İnsan’ın hangi genel kategoriden bir varlık olduğunu belirtiyoruz: Hayvan.
Hayvan dediğimizde onun da daha genel olarak hangi daha genel kategoriler zinciri içinde olduğunun bilindiğini var sayıyoruz. Yani Hayvan, ise bir canlıdır, canlı ise, cansız değildir. Yani bir varlıktır. Çünkü varlık canlı ve cansız diye iki büyük kategoriye ayrılır.
Bu tanımda insanı içinde bulunduğu hayvan kategorisi içinde diğer hayvanlardan ayıran temel özellik onun gülmesidir.
Daha genel kategoriler zinciri nedeniyle, gülme onu sadece diğer hayvanlardan değil, otomatik olarak diğer canlı ve cansız varlıklardan da ayırmış olur.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum