Hasan Tülkay

Hasan Tülkay

Kitap Gibi [email protected]

SERDENGEÇTİ'nin ARDINDAN…

09 Kasım 2021 - 19:56

Milletimizin yegâne ümid-i istikbâli bir neslin yetişmesinde en büyük emek ve pay sahiplerinden muhterem Osman Zeki Yüksel ağabeyimizi de 10 Kasım 1983 günü rahmet katına uğurladık… O’nu tanıyanlarımız kendisine çok yakışan SERDENGEÇTİ ismiyle tanıdılar. Serdengeçti’liği gerçek ismini gölgede bırakacak kadar Serdengeçtiydi O… Ömrünün son yıllarında hasbelkader O’nun madden ve manen yakınında bulunmak bahtiyarlığını yaşamış birisi olarak, bu büyük kaybımızın bende yarattığı teessür şokunu üzerimden atabilmiş değilim. Maalesef  25 -30 yaşın altındaki gençlerimizden Serdengeçti’yi bilenler, tanıyanlar, hattâ adını duyanlar yok denecek kadar az… O’nun baştan sona destanî bir mücadelenin derin ibret hikayeleriyle dolu olan hayatını, eserlerini ve şahsiyetini gençlerimize tanıtmak, anlatmak boynumuzun borcudur. Kabiliyet ve haleti ruhiyem itibâriyle, O’nu anlatabilmekteki kifâyetsizliğime rağmen, sevgili “Doğuş” okuyucusu gönüldaşlarımın ısrarıyla zorakî bir şekilde  kaleme sarıldım… İçimden geldiği gibi, intizamsız ve insicamsız gibi görünse de; yazacaklarım Serdengeçti’nin ferdî, edebî ve fikrî şahsiyetinin dosdoğru  tanınmasında ipuçları verebilir ümidindeyim…
    
Asıl adı Osman Zeki Yüksel olan Osman ağabey; kelimenin tam ve hakikî manâsıyla bir SERDENGEÇTİ’ydi. 1947 yılında “Allah-Vatan-Millet Yolunda SERDENGEÇTİ” adlı bir mecmuayla, bu mukaddes kıymetler uğruna, tek başına ateş hattına atılmıştır. Devir tek parti, tek şef devridir ki; valilerin aynı zamanda parti il başkanı sıfatını da taşıdığı, muhalif tavırla hükümetten habersiz ve izinsiz  kalem oynatmak şöyle dursun, fısıldaşmanın bile suç sayıldığı bir dönemdeyiz. En muhaliflerin bile ürkek ve titrek ifadelerle etrafında dolaştıkları vatan-millet gerçeklerine, Osman Yüksel tam bir Serdengeçti edası ve sedasıyla sahip çıkmıştır. Açık, keskin bir üslupla, yalınkılıç söz meydanına atılmıştır. SERDENGEÇTİ  isminin  iki yanına yerleştirdiği mücadelesinin parolası olan “Allahsıza-Vatansıza-Namussuza Ölüm!..” ve “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!..” hadis-i şerifi O’nun hayat ve hareket çizgisinin özeti gibidir. Aylık çıkacağını ilan ettiği halde, nice nice mahkumiyet ve mahrumiyetlere göğüs gererek, 1947’den 62’ye onbeş yılda sadece 33 sayı çıkarabildiği Serdengeçti mecmuası, sadece kapağıyla bile Müslüman-Türk Milleti’nin, Anadolu’nun millî muhalefetinin sembolüdür adetâ… Okur yazar nispetinin oldukça düşük olduğu o yıllarda mecmuanın ilk sayılarının binbir zorluk içinde üst-üste iki-üç defa basılması, Serdengeçti’nin  Anadolu’da ne büyük büyük bir alâkayla karşılandığının, bir deli rüzgâr gibi estiğinin işareti… Osman Zeki Yüksel’i SERDENGEÇTİ Osman Yüksel yapan bu mecmuadır ki; O’nun hakkında yüzden fazla dava açılmasına ve sekiz defa da mahkûmiyetine sebep olmuştur. Kısacası O kalem efendiliğiyle değil, kalemini zülfikâr gibi, seyfullah gibi kullanarak ve kahramanlığın bedelini zindanlarda, tabutluklarda çile doldurarak SERDENGEÇTİ’liğini tescil ettirdi…
  
 Kendi neslinden ağabeyi sayılabilecek milliyetçi yazarlarımızdan en çok merhum Nurettin Topçu hocayı seviyordu. Hattâ yazmaya başladığında Topçu’nun tesirinde kaldığını, fakat çok kısa zamanda bu tesirden sıyrılarak kendi şahsî üslûbunu bulduğunu söylemişti… Millî fikriyatın bazı yanlışlardan arınması, Batı’dan gelen ırkçı havanın yumuşamasına vesile olan Nurettin Topçu hocanın “Hareket” neşriyat kadrosuyla sistemleştirdiği “Anadoluculuk” “İnsanı ve milleti nebatlar gibi toprağa çivileyen, yalnız muhitle izaha yeltenen bu görüş, yarım, sakat bir görüştür..” diye tenkit eden ve menfî  tedâileri olan “Sosyalizm” kelimesiyle “İslâm”ın yan yana getirilmesini, “İslâm Sosyalizmi”ni hiç de hoş karşılamayan Serdengeçti; Topçu hocayı daha çok güzel Türkçesi, yüksek ahlâkî şahsiyeti, bir de mizaç ve meşrep bakımından kendisine yakın bulduğu için sever, sayardı…
    Osman ağabey kendisi anlatmıştı: “Hareket”li ve hararetli bir sohbet meclisinde Topçu hoca top mermisi gibi ağır bir söz sarfetmiş: “Kim ki Turancıdır; el-cevap kâfirdir!..” Serdengeçti zıpkın gibi fırlayınca O’na dönerek; “Sen hariç Osman!..” deyivermiş.. Osman ağabey; Topçu hocanın sanatkârane işlenmiş ve incelmiş Müslümanlığını çok beğenir ve “Din iman bezirgânı” “Cennet cehennem komisyoncusu” İslâmın nezih ruhundan uzak kimselere karşı mücadelesini de çok takdir ederdi. Eski “Hareket”lerden hep Hoca’nın “Din Eğitimi” “İslâm’ın Ruhu” gibi yazılarını bulup çıkartır, okur-okutur ve severek, espriler yaparak dinlerdi…
 
Bir edip, şair, dava ve hapishane arkadaşı olarak “BÜYÜK DOĞU”cu merhumÜstad Necip Fazıl Kısakürek’i en iyi tanıyanlardan biri olan Serdengeçti; O’nun üslubunu ise fazla kristalleşmiş, çok girintili-çıkıntılı bulur, bu helezonik üslûbun edebî belâgat harikası olmasına rağmen avam tarafından anlaşılmasını güçleştirdiğini söylerdi. Üstâd’ın “Kaldırımlar”, “Otel Odaları”, “Zindandan Mehmede Mektup”, “Sakarya Türküsü” gibi şiirlerini ve hikayelerini çok severdi. Son şiirlerinden Kabaklı’nın Türk Edebiyatı’nda çıkan “Evim” ve “İstanbul” ona göre Üstad’ın en güzel şiirleriydi…
    Osman ağabey Atsız kadar koyu bir Türkçü olmasa da Atsız hocayı da çok severdi. Atsız’ı bir ahlâk ve ülkü kahramanı olarak takip ve takdir eder, desteklerdi. Nitekim 3 Mayıs 1944 Milliyetçilik olayları ve tevkifatlarda Atsız’ın kader arkadaşıdır. Ötüken’in çıkamadığı zamanlarda Serdengeçti sayfaları Atsız hocaya açıktır. Atsız’ın arı-duru temiz bir Türkçe ile aruz vezniyle de harika şiirler yazdığına dikkat çeker, bu şiirleri hüzünle okurdu…
    Osman Ağabey’in hemen hemen devamlı okuduğu ve adetâ ezberlediği şairler Mehmet Âkif, Mevlâna ve Yunus’tur… Kendisi bir “Safahat Hafızı” olmaktan memnundur. Ömrünün son demlerinde, Akseki’deki tarihî ahşap evinde, o hasta halinde çok zaman Mevlâna’nın Mesnevîsi’ni okurken bulabilirdiniz. Divan ve halk edebiyatımızın kalburüstü kıymetlerinin çoğunu ezbere okuyabilirdi. İnsana ve cemiyete ait meseleler konuşulurken; ya Mesnevî’den bir hikaye, ya da Âkif’ten birkaç beyitle sözü bağlardı. Bildiğim kadarıyla Âkif’in cemaatçi (toplumcu) cephesine ilk dikkat çeken de Serdengeçti’dir. “Beni bu mücadeleye, bu sevdaya atan Âkif olmuştur...” der.
    Osman Abiye göre, bizde edebî nevîler içinde roman yabancılara nazaran çok zayıftır. “Bizde roman var mı  ki?!..” derdi. En çok da 1917 Komünist İhtilâl öncesinin Rus romancılarını beğenirdi. Yerli yazarlarımızın yeni eserlerini takip edebildiğini sanmıyorum. Fakat O’na göre, meselâ zirve romancılarımızdan  bir Peyami Safa ile  Dostoyevski’yi karşılaştırmak, “kartalla sineği mukayese etmekten abes”tir…

Türk edebiyatında hapishane üstüne söylenmiş şiirlerden en çok Sabahattin Âli’nin şiirlerini beğeniyordu. Hele bir şiir vardı ki “Geçmiyor günler geçmiyor” diye, ne de güzel okurdu:
Burda çiçekler açmıyor 
Kuşlar süzülüp uçmuyor 
Yıldızlar ışık saçmıyor 
Geçmiyor günler geçmiyor. 

Avluda volta vururum 
Kah düşünür otururum 
Türlü hayaller görürüm 
Geçmiyor günler geçmiyor. 

Dışarıda mevsim baharmış 
Gezip dolaşanlar varmış 
Günler su gibi akarmış 
Geçmiyor günler geçmiyor. 

Gönülde eski sevdalar 
Gözümde dereler bağlar 
Aynadan hayalin ağlar 
Geçmiyor günler geçmiyor. 

Yanımda yatan yabancı 
Her söz zehir gibi acı 
Bütün dertlerin en gücü 
Geçmiyor günler geçmiyor

Dilimizin zaaf ve kudretlerini çok iyi bildiği için Türkçe’ye tam hakimdi… Sun’îlikten uzak, nesirde seci dediğimiz iç kafiyeli bir yazı üslubu geliştirmişti… Zaman zaman çok ince dokunuşlar, en nazik meselelere bir mizah çeşnisi vererek söylenemeyenleri söyleme, okuyucuda iz bırakan bir tesir gücü; o nev’i şahsına mahsus üslûp sayesindedir. Yazılarındaki bu hususiyet zorlama bir gayretin neticesi değildir. Konuşurken de hiç düşünmeden, duraklamadan, nice nükteler, nice kafiyeler bulurdu ki; şaşar ve hayran kalırdınız. Hattâ denilebilir ki, Serdengeçti konuşma diliyle yazı dili aynîleşmiş en mükemmel muharrir örneği gösterilebilir.  Üstad Necip Fazıl, onu “kafiye hatırına nükte yapar” diye takdim etse de; bence, mevzunun hatırına binaen kafiyeye, nükteye müracaat ederdi… Kafiye düşkünlüğünü zaaf zannetmek, onun hassas bir dönemde en hassas mevzulara dokunabilme teşebbüs ve cesaretini (veya çaresizliğini) anlayamamaktan kaynaklanır.

Osman Ağabey, klâsik Türk Musikîsinin hayranlarındandı. Sever ve galiba biraz da usulden, makamdan anlardı. Türkülerimizden ise gurbet, ayrılık, hapishane ve ölüm teması üzerine söylenmiş türküleri tercih ederdi. En çok da;

“Akşam oldu gene bastı kâreler
Gitme yavrum seni arslan pareler” diye başlayan bir türkümüzü…

Bu türküyü neden çok sevdiğini sorduğumuzda; “Bu türkü beni elli sene evveline çekiyor” diye anlatmıştı: Akseki’den Antalya’ya okumaya gidecekler… İlk defa evlerinden, yerlerinden, yuvalarından ayrılıyorlar. At ve katır sırtında, dağ  başlarında, uzun, zahmetli, çetin bir yolculuk… Konak yerlerinde,  kendilerine kılavuzluk da eden atların sahibi adam, yaktıkları çoban ateşinin başında bu türküyü söylermiş:

“Akşam oldu gene bastı kâreler
Gitme yavrum seni arslan pareler” türküsü de işte o zaman Osman Ağabey’in ciğerine işlemiş… Müzikteki ve zevklerimizdeki yozlaşma, bayağılaşma, bilhassa türkülerimizdeki cinsî tefessüh hali O’nu çok üzer, dehşete düşürürdü. Hattâ bu mevzuda bir yazı da yazmıştı.

En girift, en anlaşılmaz gibi görünen derin felsefî mevzuları, psikolojik-sosyolojik nazariye ve tespitleri herkesin anlayabileceği sade bir dille pek alâ izah ederdi. Garplı mütefekkirlerden  Jean-Jacques Rousseau ve Bergson’u beğenir, kendine yakın hissederdi. Galiba hareket ve tabiat adamı hüviyetine yakıştıkları için…

O’nun en bâriz mühim vasfı dâva adamlığıdır… Siyaset ve riyaset uğruna hak bellediklerini söylemekten katiyen çekinmez, vazgeçmez. İman ettiği değerler ve milletin menfaatleri bakımından söylenmesinde, anlatılmasında vicdanî bir zaruret hissettiği her meseleyi yazılarında, konuşmalarında açıkça ele almıştır. Lâfını eğip bükmeden, kıvırmadan, dobra dobra söyler… Kendi tabiri ile inancı ve ülküsü uğruna “Gözünü budaktan, sözünü dudaktan esirgemeyen” “anadan, yârden, serden geçebilen  bir Serdengeçti’dir O…
Şiddetin ateş ve kurşun olduğu 1970’li yıllarda gençliğin sokağa dökülmesinden ve  kan dökülmesinden çok müteessir olmuş, hatta 12 Eylül 1980 darbesi arefesinde ülkücü gençlere “Tabelalarınızı indirin, kurdunuzu köpeğinizi dağıtın, biraz araziye uyun, perde gerisine çekilin… Tedbir almak korkaklık değildir…” diye nasihatler de vermiştir. “Abi biz sizin mücadelenizi, cesaretinizi örnek aldık!..” diye itiraz  eden gençlere “Canım bizimki cart kaba kâğıt kahramanlığıydı… Yazarsın… Yatarsın… Çıkarsın!.. Hem benim bedenî cesaretim medenî cesaretim kadar yüksek değildi!..” dese de, üniversite yılları medenî cesareti kadar bedenî cesaretini de ispatlayan hadiselerle doludur…

O’nun en büyük dramı ömrünün son yıllarındaki yalnızlığa mahkûmiyeti… Atsız hocanın “Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden // İtler bile gülecek kimsesizliğimize” dediği gibi yapayalnız kalmıştır. Çevresinde kendi neslinden, eski dostlardan haldaş olacak kimi kimsesi yoktu. Çocuğu, hatta torunu mesabesindeki gençlerle bile dertleşiyor, halleşiyor, hattâ mahremiyetini paylaşıyordu. Bu ürkütücü yalnızlık hep büyük muzdariplerin kaderi midir acaba?..

Yalnızlık, ilgisizlik, hastalık, titreyerek yaşamak ve en kötüsü de yazamamak O’nu kahrediyordu. Takvim yapraklarına, eski mektup zarflarına, sarı saman yaprak gibi alelâde kâğıtlara titrek harflerle zorun zoruyla yazıp bir kenara attığı günlük notları muhafaza edilebilmiş olsaydı; sanırım ağlamadan okuyamazdık:

“Kalmışım köşemde yalnız başına
Ne arayanım var, ne de soranım
Benzedim yıkılmış kabir taşına
Tek dostum Allah’ım, bir de Kur’anım

Kaybolmuş sevdiğim nice can canan
Toprağın üstünde kimse kalmamış
Bir sarı yaprağım düştüm dalımdan
Eğilip yerlerden kimse almamış

Coşardık koşardık hani bir zaman
Sanki bir yalanmış, bir hayâl oldu
Kabımıza sığmaz taşardık Osman
Gün battı  ay söndü vademiz doldu…”

Her fani gibi O da sonsuza kanatlandı. Yaktığı ateş sönmeyecek, Hak yolun yolcuları dönmeyecek… Serdengeçti’nin ülkü dolu aziz hatırası Türk-İslâm yüreklerde kıyamete kadar yaşayacak!..
Mekânın Cennet olsun Osman Ağabey!..
*
Bu yazıyı TÜRKAV Antalya Şubesi’nin bodrum katında bir sandıkta buldum… Islanmış, sararmış, solmuş, küflenmiş… Bazı satırları zorlukla okuyabildim. Bir zamanlar Alper Aksoy’un çıkardığı DOĞUŞ EDEBİYAT dergisi için yazdığım bir yazının müsveddesi… Osman Abi’nin ardından sıcağı sıcağına yazılmış bir yazı..  İhtimal ki 1983’ün Kasım sonlarına doğru yazmışım… Tarih atmamışım… Yazı demek ki yayınlanacak seviyede bulunmamış veya postada bir azizliğe uğramış…

Hasan TÜLKAY

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum